Geldiği küçük kasabaya hiç benzemeyen bu kent, bir kış akşamı yine ona, ne yana gitse gözünün ardındakilerin kimse tarafından görülemeyeceği bir mutsuzluk veriyordu. Bir fırıncı kızı için büyük işlere kalkışmıştı aslında ailesinden uzak kalarak, gizli saklı bir hayat yaşayarak, bu gece bu bara gelerek, bu adama tutularak. Ama ne yana gideceği kendi için de sürpriz olacağı kalbi, onu bu gece tüm olmazlara rağmen buraya getirmişti. Bir tek, gelmesine engel olabilecek tek kişi ile yaptığı iyi geceler konuşmasını tamamlamanın rahatlığı vardı üzerinde. Annesi gece uyuduktan sonra, ilk dersinden hemen önceki günaydın telefonuna kadar aramazdı artık onu. Üniversiteyi kazandığı günden beri, yani üç aydır her gün, günde dört defa konuşur olmuşlardı. Annesine göre her şey yolundaydı. Dilber okuyor, yemeklerini düzenli yiyor, kız arkadaşları ile sinemaya gidiyor ve akşamları evine gidip erken saatte yatıyordu. Dilber bir gün Kızılay’da oturduğu bir kafede arkadaşının yanında gördüğü o değişik adamdan etkilenmiş olamazdı ona göre. O adam geceleri bir türkü barda çalışan, kendinden on yaş büyük bir adam hiç olamazdı. Dilber’in adamın “akşamları uğrayın ya güzel gruplar çalıyor” deyişine kanmış, hele hele bundan romantik manalar çıkarmış olması da mümkün değildi.
Günün akşam olduğu vakit ders çıkışı gittiği barda, güne yeni başlayan adamı görünce heyecanlandı. Eli kolu titredi. Bahçeye oturdu. Adam yanına geldi. Ona güldü. Sohbet ettiler. “Geç oldu gideyim” dedi Dilber de “E ama program geç başlıyor, biraz daha kal” dedi adam. Geç saatte eve dönmek istemeyişinden utandı Dilber, işim var dedi, ev arkadaşım bekler, ders falan çalışıcaz dedi, gitti. Birbirini izleyen günlerin akşamları yine gider oldu. Müşteri yoğunluğundan, barın pis kokusundan, birayı aslında sevmediğinden de içmesi gerektiği için içtiğinden şikâyet etti kendi içinden de adama bunları diyemedi. Düşündü sonra. Keşke dedi. Keşke bir sabah da buluşabilse adamla, birlikte kahvaltı etseler mesela ya da Kuğulu Park’a gidip otursalar, burada görüşmekten kırk kere iyi olur dedi. Ama adam onu hiç davet etmedi. Aslında bara da davet etmiyordu da, kendi gidiyordu sanki akşamüstleri bir ahbap mekânına uğruyormuş gibi. Biradan tatlı olduğuna kanaat getirdiği vişne votkaya geçiş yaptı. Artık mekândaki diğer çalışanlar da onu tanıdığı için sadece adamla konuşması gerekmiyordu. Kendiliğinden bir yer edinmişti barda. Programlara kalır olmuştu, yine de on iki olmadan eve giderdi son telefon için. Bir kere de on ikiden sonra kaçarak çıkmışlığı vardı işte. İçindeki onu görme isteğini engelleyememişti bir türlü. Gece telefonunu apartman koridorunda kapatabilmişti bitmeyen allah rahatlık versinlerden sonra.
Sahnenin sağında, barın ise önünde kalan kolonun yanındaki iki kişilik bir masaya oturdu. Garsondan vişne votka istedi. Bir süre gelmedi içkisi, bara doğru baktı, içkisi hazırdı. Gidip almak ayıp olur diye düşündü içinden. O esnada barda oturan genç kadın garson, onun bakışını gördü ve getirdi vişne votkasını. Sonra adam geldi, hoş geldin dedi, iki üç dakika oturdu ve benim işim var dedi gitti. Dilber oturmaya devam etti, belki bu saate kadar burada yalnız kalmamdan bir mana çıkarır diye düşündü, konuşsam mı onunla dedi, bir ay geçti, ilk günlerdeki sıcak bakışları yok diye üzüldü. Adam arada müşterilerle ilgileniyor, arada da bara doğru gidip geliyordu. Dilber önündeki pipetle buzları karıştırmaya devam etti. Adam barda oturan kadının yanına gitti “ah” dedi “ah çok iyi kız da işte, çok farklıyız, bir türlü anlamıyor”. Bardaki kadın “konuştun mu onunla?” dedi. Adam “konuşmadım, kendisinin anlamasını bekledim”. Barın girişindeki kalabalığa doğru ilerledi adam. Dilber votkası daha yarımken ayağa kalktı, gözleri dolu barın önüne geldi, son bir kez sağına doğru baktı, önüne döndü, parayı ödedi ve çıktı.
Yutkunamayacak kadar boğazından göğsüne inen nefesine de bir tek barda oturan genç kadın şahit oldu. Kadın bara döndü ve kendisi için bir votka söyledi.
10.02.2014
25 Ekim 2016 Salı
20 Nisan 2016 Çarşamba
Antonin Artaud ve Metal Müzik üzerine
Antonin Artaud’un “Vahşet Tiyatrosu” (Zalim Tiyatro) düşünceleri
ile Metal Müzik konserlerindeki ritüeller arasındaki bağlantıyı tartışmadan
önce, Metal Müzik konserlerine özgü bazı terimleri açıklamak gerekir. Bu
yüzden Youtube’dan seçilmiş en alttaki örnek videolarda da yer alan Pogo, Wall of Death, Mosh Pit (Circle Pit) ve Mystic Circle kavramlarına bi' bakalım.
Pogo, 70li yıllarda ilk önce
Punk konserlerinde kendini göstermiş bir dans türü olmakla beraber, yıllar
geçtikçe Metal Müzik konser ritüellerinin vazgeçilmezi olmuş. Pogoda temel
hareketler müzikten alınan hisle birlikte yerinde zıplama, çevredeki insanlara
kollar, bacaklar ya da tüm vücutla birlikte yüklenme, itme ve geri çekilmedir. Herhangi
belirli bir kuralı olmayan pogoda, kendilerinden geçmiş halde beden uzuvlarının
-müziğin şiddetiyle doğru orantılı olarak- bilinçli ya da “bilinçsiz”ce
birbirine çarpışmaları görülür. Buradaki “bilinçsiz”liği yazının ilerleyen
kısımlarında açıklayacağım.
Mosh Pit ise yine Metal Müzik
konserlerinde, seyircinin pogoya benzer şekilde kontrolsuz dans ettiği ama
“bilinçli bir şiddet” içeren halidir. Circle Pit ise Mosh Pit’in seyirci
tarafından “kendiliğinden” oluşturulan bir çember etrafında yapılmasıdır.
Wall of Death,
Türkçesi Ölüm Duvarı olan bu ritüel, onlarca kişiden oluşan ve aralarında
belirli bir mesafe bulunan karşılıklı iki grubun, sahne alan grubun brutal
vokalinden aldığı komut ile birbirlerine doğru durmaksızın koşmalarıdır. Koşma
sonunda gruplar şiddetle birbirine çarpacak ve birbirine karışacaktır.
Mystic Circle ise
sadece metal kültürüne ait olmayan, tüm diğer dini ve ruhani ritüellerdeki gibi
(örneğin Kabe’yi tavaf) çember çevresindeki insanların saat yönünün tersi
istikamette aynı yönde dönmesidir.
Artaud’un “Vahşet Tiyatrosu” üzerine söylenecek ilk söz hep “Vahşet”
kelimesini açıklama gereği ile başlar. Buradaki Vahşet, kan ya da zarar verme
üzerine bir vahşet değildir. Kendi deyimiyle bir “yabanıl”ın tiyatrosudur. Birbirimize
karşı vereceğimiz zararlardan daha ürkütücü olan, nesnelerin ve olayların,
maddi dünyaya sıkışmışlığın bize verdiği zarardır. Çünkü özgürlük biz
insanların elinden alınmıştır, “ve gökyüzü başımızın üstüne düşebilir”.
Artaud’un Tiyatro ve İkizi’nde bahsettiği üzere, tiyatro ancak
gerçek bir yıkım sonrası ulaşılabilecek büyük bir dengedir. Çünkü insanları
kendilerini olduğu gibi görmelerini sağlamalı; yalanı, alçaklığı, iğrençliği,
ikiyüzlülüğü keşfetmelidir. Bunun için de “maddenin boğucu devinimsizliği”ni
silkelemelidir. İnsanlar ve kitleler ancak bu silkeleme ile gizli kalmış büyük
güçlerini görür ve kendi yazgılarına karşı, ancak bu güçle dürüstçe üstün bir
tutum takınabilir.
Metal müzik konserlerinde Circle Pit içinde pogo yapan
kalabalık, tam da Artaud’un kast ettiği gibi, maddi hayatın bunaltıcılığı ve
iğrençliği içinde, düzenin sıkıcılığı ve egemenliğini kıracak bir geri dönüş
aramaktadır. Bu noktada Artuad’un kendini karşısına konumladığı Batı
Tiyatrosu’nun, Metal Müzik için Pop Müzik (Pop Kültür) olduğu söylenebilir. Kendi
öz gerçekliğine varmak için Artaud’un tiyatrodan beklediği gibi, eski halk
şölenlerinde dans etmekten kendini kaybeden, toz duman içinde birbirine
karışan, savaşmak için savaş borusu komutunu bekleyip harekete geçen o büyülü
döneme dönülmelidir. Bu noktada Nietzsche’nin Tragedya’nın Doğuşu’nda Dionysos Şenlikleri’ndeki
taşkın kalabalıklar için söylediklerini hatırlamadan geçmemek gerekir: “Huşu
içindeki milyonların kendilerinden geçip toza toprağa battığını hayal edin,
ancak o zaman Dionysosca olana biraz olsun yaklaşmış olursunuz. Her esir özgür
bir kişidir şimdi.”[1] İnsan yabanıllığını, ilkel
duygularını, yaşam ve maddi nesneler karşısındaki duyumunu ancak bu şekilde düzemece hayatından
kurtarabilir.
Wall of Death öncesi vokal tarafından verilen komut sesinin de
-Artaud’un tiyatrodaki “soluk”tan beklediği gibi- ruhu etkinliğe geçirici,
coşturucu ve ateşleyici bir etkisi vardır. Bu soluğun, ruhun bedenden bir çıkış
noktası olduğu düşünülür. Üstelik bu yabanıl yani “brutal” bir soluktur.
Kitleleri coşturur. Bu coşkunun organik bir temeli vardır ve bunu hissedenler
onu kendi bedenlerinde işleyerek daha yüksek yoğunluklu bir tutkuya
dönüştürürler.
Öte yandan, Mosh Pit ve Circle Pit içinde kendini kaybetmiş
yığınlar aslında tam olarak ne yaptıklarını bilmiyor değildirler. Her ne kadar
şiddetin ve coşkunun getirdiği yaralanmalar olabilse de birini yere düşürmek ya
da bilerek ezmek kabul edilemez. Bu durum da bizi Artaud’un “bilinçli histeri”
kavramına yakınlaştırır. Kendini kaybetmek, bir başkasına istemediği şekilde
zarar verecek şekilde olmamalıdır.
Circle Pit’in geldiği nokta ise yek vücut olmanın verdiği haz,
organik bir bütün olma duygusudur. Bu da bir Mystic Circle’dır. Metal Müzik’te
de Artaud tiyatrosunda da kaybedilmiş bu büyülü zinciri yeniden oluşturma
hayali vardır. Tabiat, son evladı olan
insanla yeniden kaynaşmalıdır.
Çünkü bu uyuşuk halimizden ancak böyle kurtulabiliriz!
Çünkü bu uyuşuk halimizden ancak böyle kurtulabiliriz!
Örnek videolar;
DAGOBA: HUGE WALL OF DEATH - HELLFEST 2014
Wall Of Death
Compilation 1
BEST MOSH PIT EVER !
MEGA Circle Pit - A7X Crossroads Mosh Riff
ve bonus olarak :)
Biggest Circle Pit
Ever
KAYNAKÇA
ANTONIN
ARTAUD, Tiyatro ve İkizi, YKY 1993,
ANTONIN ARTAUD, Tanrı Yargısının İşini Bitirmek
İçin, SEL 2002
GILLES DELEUZE, Francis Bacon Duyumsamanın Mantığı
FRIEDRICH NIETZSCHE, Tragedya’nın Doğuşu, Roman
Yayınları, 2012
24 Aralık 2015 Perşembe
Schiller
"Kanatları üstünde yükselmek mi istiyorsun?
At su dünya kaygısını üzerinden
Kaç o dar, donuk hayattan
Ve sığın ülküler ülkesine"
At su dünya kaygısını üzerinden
Kaç o dar, donuk hayattan
Ve sığın ülküler ülkesine"
16 Ağustos 2015 Pazar
Marin
Plastik kovanın içinde yaşayan Marin, suyun kovanın altındaki küçük deliklerden akmasından çok rahatsızdı. Çoğunluğu çocukluğundan kalma alışkanlıkları ile, sinirlenip kovanın altına iniyor, sonra sızan sulara hiçbir şey yapamayacağını fark ettiğinde geri dönüyordu yüzeye. Okul arkadaşı Çepi, onu bu sinirli haliyle gördüğünde hep bir terslik olduğunu anlar ve kovanın içine atlamadan ucundan onu seyrederdi. Marin Çepi’yi gördü. Gel artık durma orada, yapacak bişey yok, su her zaman sızıyor dedi. Marin’in öfkesinin geçmiş olduğunu anlayan Çepi kovadaki suyun içine atladı. Ah Marin dedi, üzülüyorum sen böyle yaptıkça. Marin Çepi’ye bakmadı, aklı hala sızan sulardaydı. Bir gün değişir belki Çepi, bir gün buradan su sızmayacak dedi.
Yeşil bahçenin içinde iplere asılı beyaz çarşaflara baktı Marin, ah dedi, ah şu çarşaflar güneş görüp böyle güzel kokmasalar, buraların çekilir yanı yok. Her şey onların ıslak ve buruşuk hallerinden kurtulup, bir uçtan diğer uca uçuşan bembeyaz hallerini görmek için var . Suyla dolu plastik kırmızı kovadan çıkmak istedi Marin bir an önce. Evin küçük oğlu Çipil asıyordu o gün çamaşırları. Çipil’in acelesi yoktu, daha okul zilinin çalmasına zaman vardı, ama angarya bulduğu bu işi yapması gerekiyordu. Marin kızdı içten içe Çipil’e, şu bembeyaz çarşafların güzelliğini yaşamadan koşturuyor dedi. Oysa bir kere dursa, bir an ve bilerek içine çekse bu güzel yeni yıkanmış çarşaf kokusunu, o da anlar dedi. Çarşaflar birbiri ardına asılıyor, sıra çarşafları tutturmak için Marin’e geliyordu. Bir süredir Marin’in içindeki yay bozulmuş, gerginliği artmış ve sırtında ağrı yapmaktaydi. Aslında kendini daha fazla sıkıp, yayını birden attırsa, belki raporlu sayılıp bir köşede tamir edilmeyi bekleyecek, eğer tamir olacak gibi değilse de, bahçede bi yere atılıp emekliğini erkenden hak etmiş olacaktı. Yayının gerginliği buna müsaitti. Ama istemiyordu Marin bahçenin bir kenarına atılıp işe güce yaramayan mandallardan biri olmayı.
...
Arkasi bi' gün.
Abidinpasa
Yeşil bahçenin içinde iplere asılı beyaz çarşaflara baktı Marin, ah dedi, ah şu çarşaflar güneş görüp böyle güzel kokmasalar, buraların çekilir yanı yok. Her şey onların ıslak ve buruşuk hallerinden kurtulup, bir uçtan diğer uca uçuşan bembeyaz hallerini görmek için var . Suyla dolu plastik kırmızı kovadan çıkmak istedi Marin bir an önce. Evin küçük oğlu Çipil asıyordu o gün çamaşırları. Çipil’in acelesi yoktu, daha okul zilinin çalmasına zaman vardı, ama angarya bulduğu bu işi yapması gerekiyordu. Marin kızdı içten içe Çipil’e, şu bembeyaz çarşafların güzelliğini yaşamadan koşturuyor dedi. Oysa bir kere dursa, bir an ve bilerek içine çekse bu güzel yeni yıkanmış çarşaf kokusunu, o da anlar dedi. Çarşaflar birbiri ardına asılıyor, sıra çarşafları tutturmak için Marin’e geliyordu. Bir süredir Marin’in içindeki yay bozulmuş, gerginliği artmış ve sırtında ağrı yapmaktaydi. Aslında kendini daha fazla sıkıp, yayını birden attırsa, belki raporlu sayılıp bir köşede tamir edilmeyi bekleyecek, eğer tamir olacak gibi değilse de, bahçede bi yere atılıp emekliğini erkenden hak etmiş olacaktı. Yayının gerginliği buna müsaitti. Ama istemiyordu Marin bahçenin bir kenarına atılıp işe güce yaramayan mandallardan biri olmayı.
Arkasi bi' gün.
Abidinpasa
9 Nisan 2015 Perşembe
SIR
Her yeri aradıktan sonra
Bulduğum şey
İçimde saklı
Tam söyleyecekken
Beni durduruyor
İçimdeki şeyin elleri
Çekiyor beni geri
Dur söyleme! diyor
Bu bir sır
Bu sır seni biliyor
Sakın söyleme onu
O içinde büyüyor
07.08.2014
Bulduğum şey
İçimde saklı
Tam söyleyecekken
Beni durduruyor
İçimdeki şeyin elleri
Çekiyor beni geri
Dur söyleme! diyor
Bu bir sır
Bu sır seni biliyor
Sakın söyleme onu
O içinde büyüyor
07.08.2014
30 Ocak 2015 Cuma
Anne ben Playboy oldum
Dün akşam anneme gittim. Malum havalar çok soğuk, evde otururken üzerime öylesine geçirecek bir hırka almak için annemin dolabını açtım. Sonra birden beni bir gülme tuttu. Ama durduramıyorum. Kahkaha atmak gibi değil bu, resmen anırıyorum. Annemin gardırobunda bulduğum poları dışarı çıkarıp anneme uzattım, anne dedim bu ne?
“Ya çok güzel di mi, aşağı yoldan 9 TL’ye aldım” dedi (yanlış okumadınız gerçekten dokuz)
“Dışarı çıkarken içime giyiyorum da çok sıcak tutuyor”.
Ben gülmeye devam ettim.
“Anne” dedim, “sen bunun ne olduğunu biliyor musun?”
“Yoo ne güzel bişey di mi, renkli renkli” dedi. “
“Sen giyme bunu bana ver, biraz giyip getiririm” dedim anırmaya devam ederek. Biraz mırın kırın etti, manasız gülüşüme de inceden bozularak, poları bana verdi.
Ben de bu sabah annemin Abidinpaşa’dan aldığı poları üzerime giyip işe geldim. İşe gelir gelmez, katılımı ultra lüzumlu bir toplantıya gitmem gerektiğini hatırladım birden. Koşturarak bulunduğum yere uzak binadaki toplantı salonuna gittim. Üst düzey ağır adamların, komik şeyleri ciddi ciddi tartıştığı kutsal mekâna vardım. Toplantı salonunun ortasında, mekâna her geç gelenin saftirik oturma telaşını izleyen onlarca göz arasında, montumu cart curt çıkardım. Normal bir geç gelene ortalama bakış süresinin üzerinde süren bakışların sebebini, ancak dönüp kendi üzerime baktığımda anladım. Takım elbiseli güzel traşlı amcaların arasında, akşam eğlenerek annemden kaptığım polarla kalakaldım. Kıpkırmızı kesilip, hızlıca çıkardım poları. O sırada fermuarı bozuldu birden, iki üç kere uğraştım. Kırmızı suratımla yerime oturup, çok önemli şeyleri dinlemeye başladım.
Annem olsa şimdi burda, çok acayip gülerdi buna :)
12 Ağustos 2014 Salı
Mamak Kutuphanesi
Ne tesadüftür ki dün gece rüyamda yıllar sonra Mamak Kütüphanesi’ni görmüştüm ve bu sabah kalkıp baktım ki Robin Williams ölmüş.
Saimekadın’dan Mamak’a doğru giden yolda, yeşillik üzerine kurulmuş küçük gecekondular boyunca ilerleyip, tren yolunu geçip, Mamak Belediyesi’nin tam karşısında sapa bi yerde, bir prefabrik içine kurulmuş bir kütüphane vardı çok eskiden. Bilmem şimdi hala var mıdır, pek sanmıyorum. Yıkılmıştır muhtemelen. Ortaokuldayken, yaşımız daha 12-13, çok sonraları izini kaybettiğimiz ortaokul arkadaşımız Hasan, o zamanlar o taraflarda otururdu. Bir gün bana “bizim evin orada Mamak Kütüphanesi var, cumartesi bedava film gösteriyorlarmış kızım!” demişti heyecanla. “Film gösterimi” denilen şey pek yaygın değildi o zamanlar, VCDler bile pek yoktu, en azından bizim evde. Bu yüzden “bedava” film izlemek, bizim için kaçırılmayacak fırsattı. Dediği cumartesi kütüphaneye gittik. Mamak Belediyesi’nin önünde buluşup –yıllar önce kuzenim Birsen ablayla burada üzeri gazete kağıtlarıyla kaplanmış bir ceset görmüştük de çocuk aklımızla çok etkilenmiştik, Mamak Belediyesi dedikçe bunu hep hatırlarım, şimdi yine hatırladım, o gün Hasanla gittiğimizde de hatırladığım gibi- tren yolunun üstüne doğru tırmanıp, neden oraya, neden bir prefabrik içine kurulduğunu anlayamadığımız kütüphaneye vardık.
Odalarından biri büyük, diğer ikisi küçük, üç odalı bir yerdi kütüphane. Büyük odanın girişteki sağ, arka ve sol duvarları kocaman beyaz raflarla, rafların içi de büyüklü küçüklü renkli renkli yüzlerce kitapla doluydu. Tam karşıda ise tek başına çalışan bir yirmili yaşlardaki güler yüzlü bir kütüphane görevlisi abi vardı. Önüne çalışma masasını koyduğu kocaman pencereden otların yemyeşil olduğu bir çayır görünürdü. Filmin başlama saatine daha vardı. O süre içinde kütüphanedeki kitapları incelemeye koyulduk Hasanla. Ben şimdi ne olduğunu hatırlayamadığım, ama sanki adı dilimin, şekli gözümün ucunda da azcık düşünsem çıkaracağım bir kitabı alıp, güler yüzlü abinin önündeki masaya oturdum. Sayfaları çevirmeye başladım. Hasan da rafların önünde başını yukarı kaldırmış yana doğru ilerleye ilerleye kitaplara bakıyordu. Bir süre sonra güleryüzlü kütüphaneci abi, filmin başlayacağını duyurdu. İçerdeki küçük odalardan birine, küçük bir perde ve düzeneği ile onbeş kadar sandalye konulmuş, oda mini bir sinema salonu yapılmıştı. Hasanla ben en öne geçtik gülerek, arkamıza da üç beş kişi oturdu. Sonra film başladı. Girişteki cümleden saklayamayız, film bir Robin Williams filmiydi; Ölü Ozanlar Derneği.
Film hakkında hatırladığım tek şey, çılgın bir öğretmenin, çocuklarına umudu aşılamak için yaptığı değişik değişik hareketlerdi. Neydi nasıldı başka hiçbir şey hatırlamıyorum, ama filmden çok etkilendiğimi şu an bile çok iyi “hissediyorum”. Hasanla sonra kitabını bulup da okumuştuk hatta, belki hala evde duruyordur bi yerde.
İşte bu sebepten Ölü Ozanlar Derneği dendikçe, gözümün önüne hep o çayırın içindeki Mamak Kütüphanesi gelir, yıllar sonra Amerika’da olduğunu başkalarından öğrendiğimiz, neden herkesten uzaklaşmayı seçtiğini bir türlü anlayamadığımız o naif çocukluk arkadaşımız Hasan gelir, filmdeki deli öğretmenin çocuklarına aşılamak istediği o “his” gelir. Görüntüsüz, şekilsiz, sadece bir his, bir karman çorman ama umut dolu boşluk hissi gelir, sanki tanımlanamayan bir rüya gibi. Dün gece gördüğüm gibi…
Mamak’tan alıp başını çok uzaklara giden Robin Williams ve Hasan’a…
Saimekadın’dan Mamak’a doğru giden yolda, yeşillik üzerine kurulmuş küçük gecekondular boyunca ilerleyip, tren yolunu geçip, Mamak Belediyesi’nin tam karşısında sapa bi yerde, bir prefabrik içine kurulmuş bir kütüphane vardı çok eskiden. Bilmem şimdi hala var mıdır, pek sanmıyorum. Yıkılmıştır muhtemelen. Ortaokuldayken, yaşımız daha 12-13, çok sonraları izini kaybettiğimiz ortaokul arkadaşımız Hasan, o zamanlar o taraflarda otururdu. Bir gün bana “bizim evin orada Mamak Kütüphanesi var, cumartesi bedava film gösteriyorlarmış kızım!” demişti heyecanla. “Film gösterimi” denilen şey pek yaygın değildi o zamanlar, VCDler bile pek yoktu, en azından bizim evde. Bu yüzden “bedava” film izlemek, bizim için kaçırılmayacak fırsattı. Dediği cumartesi kütüphaneye gittik. Mamak Belediyesi’nin önünde buluşup –yıllar önce kuzenim Birsen ablayla burada üzeri gazete kağıtlarıyla kaplanmış bir ceset görmüştük de çocuk aklımızla çok etkilenmiştik, Mamak Belediyesi dedikçe bunu hep hatırlarım, şimdi yine hatırladım, o gün Hasanla gittiğimizde de hatırladığım gibi- tren yolunun üstüne doğru tırmanıp, neden oraya, neden bir prefabrik içine kurulduğunu anlayamadığımız kütüphaneye vardık.
Odalarından biri büyük, diğer ikisi küçük, üç odalı bir yerdi kütüphane. Büyük odanın girişteki sağ, arka ve sol duvarları kocaman beyaz raflarla, rafların içi de büyüklü küçüklü renkli renkli yüzlerce kitapla doluydu. Tam karşıda ise tek başına çalışan bir yirmili yaşlardaki güler yüzlü bir kütüphane görevlisi abi vardı. Önüne çalışma masasını koyduğu kocaman pencereden otların yemyeşil olduğu bir çayır görünürdü. Filmin başlama saatine daha vardı. O süre içinde kütüphanedeki kitapları incelemeye koyulduk Hasanla. Ben şimdi ne olduğunu hatırlayamadığım, ama sanki adı dilimin, şekli gözümün ucunda da azcık düşünsem çıkaracağım bir kitabı alıp, güler yüzlü abinin önündeki masaya oturdum. Sayfaları çevirmeye başladım. Hasan da rafların önünde başını yukarı kaldırmış yana doğru ilerleye ilerleye kitaplara bakıyordu. Bir süre sonra güleryüzlü kütüphaneci abi, filmin başlayacağını duyurdu. İçerdeki küçük odalardan birine, küçük bir perde ve düzeneği ile onbeş kadar sandalye konulmuş, oda mini bir sinema salonu yapılmıştı. Hasanla ben en öne geçtik gülerek, arkamıza da üç beş kişi oturdu. Sonra film başladı. Girişteki cümleden saklayamayız, film bir Robin Williams filmiydi; Ölü Ozanlar Derneği.
Film hakkında hatırladığım tek şey, çılgın bir öğretmenin, çocuklarına umudu aşılamak için yaptığı değişik değişik hareketlerdi. Neydi nasıldı başka hiçbir şey hatırlamıyorum, ama filmden çok etkilendiğimi şu an bile çok iyi “hissediyorum”. Hasanla sonra kitabını bulup da okumuştuk hatta, belki hala evde duruyordur bi yerde.
İşte bu sebepten Ölü Ozanlar Derneği dendikçe, gözümün önüne hep o çayırın içindeki Mamak Kütüphanesi gelir, yıllar sonra Amerika’da olduğunu başkalarından öğrendiğimiz, neden herkesten uzaklaşmayı seçtiğini bir türlü anlayamadığımız o naif çocukluk arkadaşımız Hasan gelir, filmdeki deli öğretmenin çocuklarına aşılamak istediği o “his” gelir. Görüntüsüz, şekilsiz, sadece bir his, bir karman çorman ama umut dolu boşluk hissi gelir, sanki tanımlanamayan bir rüya gibi. Dün gece gördüğüm gibi…
Mamak’tan alıp başını çok uzaklara giden Robin Williams ve Hasan’a…
20 Haziran 2014 Cuma
Türbe
Babamı eskiden
Bolu köylerinde bir türbeye yatırmışlar
Çok hastaymış da
İyileşsin diye
Şöyle demişler o zaman
“Türbenin içine yan yana yatırılan iki hasta çocuktan
Biri ölür
Diğeri yaşar”
Batıl gerçek olmuş
Babam yaşamış
Yanı başındaki küçük kız ölmüş
Şimdi aynı ben de
İyileşeyim diye
Yatırdım kendimi
Yeşil örtülü o türbeye
Ah yanıma yatan kız çocuğu!
Perişanım da
Değişmez
Babama çekmişim ben de
18.06.2014
Bolu köylerinde bir türbeye yatırmışlar
Çok hastaymış da
İyileşsin diye
Şöyle demişler o zaman
“Türbenin içine yan yana yatırılan iki hasta çocuktan
Biri ölür
Diğeri yaşar”
Batıl gerçek olmuş
Babam yaşamış
Yanı başındaki küçük kız ölmüş
Şimdi aynı ben de
İyileşeyim diye
Yatırdım kendimi
Yeşil örtülü o türbeye
Ah yanıma yatan kız çocuğu!
Perişanım da
Değişmez
Babama çekmişim ben de
18.06.2014
9 Nisan 2014 Çarşamba
Editör
Çok yazmam gerektiğini söyledi sayın editör. Çok yazmam ve çok okumam. Çok yazmayı ben de çok istiyorum sayın editör. Ama çok yazamıyorum. Bilin bakalım neden? Çalışıyorum günde 10 saat, git geli ekle toplam 12.
Gel gitlerim de var benim sayın editör. Siz tam neyi nasıl anlarsınız, yazıların, sanal mürekkeplerin izlerinin arkasından hangi insanı görürsünüz? Hastalanıyorum sayın editör, bildiğim en iyi yer hastane. Sıra beklerken ayakta duramıyorum editör. Yazmak da mı bir lüks oldu şimdi? En son aldığım lüks bir akıllı telefon. Nereye çok yazıyorum sayın editör? Günde 3 saat kalıyor bana. Hasta ve gel git akıllı bi insana. Bizim gibilere. 3 saatte ne yazıyorum sayın editör? İyi yazmak da mı bir meslek oldu bu tükürdüğümün dünyasında? Yok pek tabii ki sizi suçlamıyorum, bundan size ne biliyorum. Ama olmayınca olmuyor işte. Tamam çok yazamıyorum diye kızmayın bana.
Size gönderilen yazılarla neyi kıyaslıyorsunuz sayın editör? Hani nerde hakkaniyet? Peki ya eşitlik? Yazıları çok seviyorsunuz, belli ki insana saygılısınız. Peki ya bilmiyor musunuz, çok yazmak için vakit gerek, oturup düşünmek, araştırmak gerek. Yok Aynştayn’ın da varmış yirmi dört saati. Biz Aynştayn değiliz editör. Atomu parçalayamıyoruz. Edebiyat desen, yakınına uğrayamıyoruz. Kulaktan dolma, facebuktan okuma, twitterdan çakma.
Ne bekliyorsunuz günümüz yazarlarından sayın editör? Yılların kağıt birikimini harmanlayıp, özetini size sunmalarını mı? Yoksa sıfırdan bişey üretmelerini mi? Belli ki benzeyeceğiz birilerine, o da en iyi ihtimalle. Benim yazıdan çok ümidim yok sayın editör. Sizin nasıl olabiliyor? Bana bi anlatın ne olur? Her gördüğünüzü okumaya hevesli misiniz gerçekten siz? Hızlıca gözden geçirip, arada iyi laflar var mı diye bakmıyor musunuz yani benim gibi? Çok güzel yazıların da aslında bir çeşit matematik olduğunu görmezden gelmemizi mi bekliyorsunuz bardak altlığına sigara söndürürken? Üzerine çalışmaya vakti olan herkes yapar bunu bilmiyor muyuz? Hele ki ben sayısalcıyım. Peki bu durumda en iyi öyküyü kim yazar bilir misiniz? ÖSS Türkiye birincisi. Otursa bir gün, bir öykü üzerine çalışsa... En ala öyküyü çıkarır sayın editör. Peki o zaman siz neye bakıyorsunuz bana bi söyleyiverin ne olur? Neyle neyi kıyaslıyorsunuz sayın editör? Vakti olanlarla olmayanları mı? Duygularını ifade ederken önceden öğrenilmiş kalıplar kullananlarla kullanmayı bilmeyenleri mi? Yazı yazmak bu mudur sayın editör? Buysa bu deyiverin. Siz anlamazsanız bir yazının süslenmemiş halinin buğusunu, kokusunu peki kim anlasın editör? Kokulu yazılar yolladım size demiyorum, yanlış anlamayın ne olur. Ama belki içim koparcasına acıyarak ya da samimiyetimden şüphe etmeyerek yazdığım gerçek duyguların kötülüğünü neden matematik belirliyor sayın editör? Bunlar kolay olan kısmı değil midir?
Velhasıl-ı kelam, eşit değil okuduklarınız sayın editör, çünkü arkasındakiler eşit değil. Eşitsiz bir dünyanın, karar verici insanınsınız siz. Fabrikada, okulda, fırında, dolmuşta, banka kuyruğunda, yaptığı işin kolayına kaçan her zamane insanı gibi, bakıp bakıp geçiyorsunuz kâğıtlara, kötü yazılmış da olsa, siz de diğerleri gibi, önem vermiyorsunuz işte duygulara.
26.03.2014
Gel gitlerim de var benim sayın editör. Siz tam neyi nasıl anlarsınız, yazıların, sanal mürekkeplerin izlerinin arkasından hangi insanı görürsünüz? Hastalanıyorum sayın editör, bildiğim en iyi yer hastane. Sıra beklerken ayakta duramıyorum editör. Yazmak da mı bir lüks oldu şimdi? En son aldığım lüks bir akıllı telefon. Nereye çok yazıyorum sayın editör? Günde 3 saat kalıyor bana. Hasta ve gel git akıllı bi insana. Bizim gibilere. 3 saatte ne yazıyorum sayın editör? İyi yazmak da mı bir meslek oldu bu tükürdüğümün dünyasında? Yok pek tabii ki sizi suçlamıyorum, bundan size ne biliyorum. Ama olmayınca olmuyor işte. Tamam çok yazamıyorum diye kızmayın bana.
Size gönderilen yazılarla neyi kıyaslıyorsunuz sayın editör? Hani nerde hakkaniyet? Peki ya eşitlik? Yazıları çok seviyorsunuz, belli ki insana saygılısınız. Peki ya bilmiyor musunuz, çok yazmak için vakit gerek, oturup düşünmek, araştırmak gerek. Yok Aynştayn’ın da varmış yirmi dört saati. Biz Aynştayn değiliz editör. Atomu parçalayamıyoruz. Edebiyat desen, yakınına uğrayamıyoruz. Kulaktan dolma, facebuktan okuma, twitterdan çakma.
Ne bekliyorsunuz günümüz yazarlarından sayın editör? Yılların kağıt birikimini harmanlayıp, özetini size sunmalarını mı? Yoksa sıfırdan bişey üretmelerini mi? Belli ki benzeyeceğiz birilerine, o da en iyi ihtimalle. Benim yazıdan çok ümidim yok sayın editör. Sizin nasıl olabiliyor? Bana bi anlatın ne olur? Her gördüğünüzü okumaya hevesli misiniz gerçekten siz? Hızlıca gözden geçirip, arada iyi laflar var mı diye bakmıyor musunuz yani benim gibi? Çok güzel yazıların da aslında bir çeşit matematik olduğunu görmezden gelmemizi mi bekliyorsunuz bardak altlığına sigara söndürürken? Üzerine çalışmaya vakti olan herkes yapar bunu bilmiyor muyuz? Hele ki ben sayısalcıyım. Peki bu durumda en iyi öyküyü kim yazar bilir misiniz? ÖSS Türkiye birincisi. Otursa bir gün, bir öykü üzerine çalışsa... En ala öyküyü çıkarır sayın editör. Peki o zaman siz neye bakıyorsunuz bana bi söyleyiverin ne olur? Neyle neyi kıyaslıyorsunuz sayın editör? Vakti olanlarla olmayanları mı? Duygularını ifade ederken önceden öğrenilmiş kalıplar kullananlarla kullanmayı bilmeyenleri mi? Yazı yazmak bu mudur sayın editör? Buysa bu deyiverin. Siz anlamazsanız bir yazının süslenmemiş halinin buğusunu, kokusunu peki kim anlasın editör? Kokulu yazılar yolladım size demiyorum, yanlış anlamayın ne olur. Ama belki içim koparcasına acıyarak ya da samimiyetimden şüphe etmeyerek yazdığım gerçek duyguların kötülüğünü neden matematik belirliyor sayın editör? Bunlar kolay olan kısmı değil midir?
Velhasıl-ı kelam, eşit değil okuduklarınız sayın editör, çünkü arkasındakiler eşit değil. Eşitsiz bir dünyanın, karar verici insanınsınız siz. Fabrikada, okulda, fırında, dolmuşta, banka kuyruğunda, yaptığı işin kolayına kaçan her zamane insanı gibi, bakıp bakıp geçiyorsunuz kâğıtlara, kötü yazılmış da olsa, siz de diğerleri gibi, önem vermiyorsunuz işte duygulara.
26.03.2014
30 Mart 2014 Pazar
Berkin Elvan Çiçekleri
garibin hakkını aramaya
bir ömür adayayım diyorum
ama benim anam da bir gariban
kim adasın ona
benden başka
adını
canını
on beş yaşını
şimdi ona değil
birçoklarına adıyorum
kara kaşımı
çocuk yaşımı
12.03.2014
işyeri
Gezi Anneleri Belgeseli (Şafak Pavey)
http://www.vidivodo.com/video/gezi-anneleri-belgeseli-safak-pavey/1179092
bir ömür adayayım diyorum
ama benim anam da bir gariban
kim adasın ona
benden başka
adını
canını
on beş yaşını
şimdi ona değil
birçoklarına adıyorum
kara kaşımı
çocuk yaşımı
12.03.2014
işyeri
Gezi Anneleri Belgeseli (Şafak Pavey)
http://www.vidivodo.com/video/gezi-anneleri-belgeseli-safak-pavey/1179092
13 Kasım 2013 Çarşamba
tuvalet
Kadınlar tuvalette ağlıyorlar
Dört gözlü bir tuvalette
Kaçacak başka yeri olmayan kadınlar
Tuvaletlerde ağlıyorlar
Geceleri ağlamak
Maneviyata yakınlaştırır
Tuvaletlerde ağlamak ise
Gerçeğe
Kadınlar tuvalette hüngür hüngür ağlıyorlar
Onlar ağlayınca bize sıra gelmiyor
Çıksınlar da çişimizi yapalım diye değil
Sıra gelmiyor çok ağlamaklı derdimize
Ağlayamıyoruz
Yoksa biz
Kadın değil miyiz?
tüm çalışan kadınlara
23.10.2013
işyeri
10 Ekim 2013 Perşembe
köy meydanında bir ağaç
Garip şeyler olurken
her şey değişirken
tutuklanırken insanlar
insanlar öldürülürken
çocuklar hala dondurma yiyorlar
dünyadan bihaber
04.08.2013
Ağlasun
her şey değişirken
tutuklanırken insanlar
insanlar öldürülürken
çocuklar hala dondurma yiyorlar
dünyadan bihaber
04.08.2013
Ağlasun
7 Ekim 2013 Pazartesi
SolfaSol
SolFaSol Gazetesi Ağustos sayısı
AVM’miz 5 dakika içerisinde kapatılacaktır!
Direniş boyunca
Ankara'daydım. İstanbul'u, Hatay'ı, Adana'yı, Dersim'i görme fırsatım olmadı.
Gidemedik buralardan. Çünkü buralar hiç olmadığı kadar hareketli, hiç olmadıgı
kadar heyecanlıydı. Zaten sabah 8 aksam 6 mesaimiz de fırsat vermezdi ama başka
zaman, başka ilde bu denli büyük bir hareketlilik olsa, kalkar giderdik
herhalde. Daha önce hiç "kalkıp gitme"miştik aslında ama hiç de bu
kadar büyük bir şey görmemiştik biz 80 sonralılar.
Sosyal paylaşım sitelerinden
Istanbul’da olanları görünce, içimde bi yerlerimden “tak!” diye bir ses geldi.
“Bu sefer farklı” dedim. Televizyonda malum hiçbir şey gösterilmiyordu, fakat
sosyal medya çalkalanıyordu. İçimdeki “Tak!” sesi “Kalk!” sesine dönüştüğünde
duramadım, evden koşar adım çıktım. Abidinpaşa’dan Kızılay’a gidebilmek için
mahalledeki taksi dolmuşlardan birine bindim. Giderken taksici yol kapalı deyip,
Kolej üzeriden Kocatepe’ye çıktı. Öyle varabildim Kızılay’a. Direnişin
Ankara'daki ilk günü Ziya Gökalp ve Atatürk Bulvarı’ı kesistiği yer merkezde
olmak üzere, tüm Kızılay hınca hınç insan doluydu. Güvenpark’ta saat 4’te protesto
için toplanılacaktı fakat saat daha 3.30’du ve insanlar çoktan gelmişlerdi. Demek
ki canına tak eden benim gibi birçok kişi vardı ve kimse oturduğu yerde
duramıyordu artık.
Yıllarca ne olacağı bilinmeden
Kızılay’ın ortasında duran, şimdilerde ise AVM’ye dönüştürülen talihsiz binanın
önünde toplamış yüzlerce insan vardı. İlginçtir ki çoğunluğu çocuktu. 13lü 15li
yaşlarda, kızlı erkekli, kiminin boyunlarında tuttukları futbol takımının
atkısı, kimisinin elinde çeşitli bayraklar, çocuklar vardı hep... Ben bu durumu
bi’ türlü anlamadım, o kadar çok çocuk n’apıyordu orada?. Kuzenlerimle
yaşıtlardı genel olarak. Kuzenlerimi sokağa dökecek bu kadar ne olabilirdi? Ben
bildim bileli onlar hep ders çalışırdı çünkü. Sokakta oynamayı da mahalleler
sitelere, konutlar rezidanslara dönünce bırakmışlardı. Onları sokağa ne dökmüş
olabilirdi bu kadar? Biz yine biraz eylem görmüş sayılırdık, bi işe yaramazdık
belki ama eylemlere gider gelir, elimize tutuşturulan broşürleri okurduk en
azından. Ama kuzenlerime benzeyen o çocuklar, o kadar uzaktaydılar ki bu
olanlara, onları sokaklara ne dökmüştü gerçekten? Kimisi dedi "eğitim
sistemini bok ettiler çocuklar dayanamadı", kimisi "yaz geldi,
kanları kaynadı" dedi, kimisi maçların bitişine bağladı bu durumu. Bunlar
belki kısmen dogrudur, tam bilemiyorum. Ama Ankara'da son yıllarda cocuklar hiç
var olamadılar. Sonradan dayatılma AVM gezme kültürü insanın özüne uymadı, en
çok da enerji ile dolu o çocukların özüne. Çünkü çocuklar
"toplanma"yı severler, çünkü çocuklar bir arada olmak ister, çocuklar
birlikte olmaktan enerji alırlar, şakalaşmayı, birlikte şarkı söylemeyi hala
severler. Yeni Ankara'da yapamadılar bunları. Birileriyle tanışmak imkansızdı mesela
Güvenpark'ta, Kızılay’a sadece dersane için gelinirdi ve Ulus'a tek gidilmezdi
asla! Çünkü hep korkutuldular. AVMlere doluştular. Ama insanların içine
tıkıştırıldığı o kutular, janjanlı mağazaların yüksek sesli müzikleri vermedi o
birlikte eğlenme ve bir arada olma coşkusunu.
Bunları düşünürken ben, AVM’nin önündeki asansör kolonu ile
kapısı arasında kalan yere bir gaz bombası atıldı. Çoğunluğu çocuk olan tüm bu
kalabalık içeri doğru koşmaya başladı. Sıhhıye yönünden gelen bir TOMA ise su
sıkarak o taraftaki kalabalığın da AVM’nin içine yığılmasına sebep oldu. İnsanlar
çığlık çığlığa içeri kaçışırken birdenbire AVM’nin içindeki hoparlörlerden inanılmaz
bir anons geldi “AVM’miz 5 dakika içerisinde kapatılacaktır!”. Kapının önüne
atılmış gaz bombaları ve TOMAlar ile AVM’nin kapatılma anonsunun şaşkınlığı ve
korkusu arasında kalan o çocuklar birdenbire AVM’in içindeki tüm duvar ve
kolonlarına var güçleri ile vurmaya başladılar. “Tak! Tak! Tak!”. Çok büyük bir
gürültü çıkıyordu, AVM’de yer yerinden oynuyordu ve çocuklar kesintisiz duvarlara
vurmaya devam ediyordu. “Tak! Tak! Tak!”.
AVM içindeki herkes resmen kapana kıstırılmıştı ve çocuklar gerçekten
korkuyorlardı. Başka zaman insanların, özellikle de çocuk ve gençlerin, arkadaşları
ile vakit geçirmek, yemek yemek, alışveriş yapmak ve de önünde buluşmak için
hep geldikleri bu AVM, şimdi kapılarını insanlara kapatıyor, herkesi dışarıdaki
gaz bombalarının önüne atmaya çalışıyordu. Beş dakikadan uzunca bir zaman geçti
ve AVM bu tepkiler üzerine kapatılamadı. İnsanlar yavaş yavaş Güvenpark’a doğru
yönelmeye başladı. Ankara’da direniş 1 Haziran Cumartesi günü Kızılay AVM
tarafında böyle başladı.
Ankara’ın çocukları o gün hep birlikte AVM’nin içindeki
duvarlara vurduklarında, aslında kendilerini hapseden bu yeni tüketim düzeninin
duvarlarına vuruyorlardı sanki. Şehirdeki tüm yaşamsal alanlarını hapseden AVM,
şimdi fiziksel olarak onları barındırmak istemiyordu. AVM’in o yüksek duvarlarına
vurmak, içinden kurtulmak istedikleri yeni yaşam biçimine de tepkiydi adeta.
Çünkü gerçekte de olduğu gibi AVMler “işlerine gelmeyince” herkesi kapı dışarı
ederdi. O gün AVM’nin içindeki duvarlara vurmayla başlayan tepki, insanların
sıkıştırılmışlıklarından kurtulmak istediğinin ilginç bir şekilde vücut bulmuş metaforik
bir haliydi. Görünen o ki, duvarlara vurmaya başlayan çocuklar, artık sadece
içerideki duvarlarla yetinmeyecekler. Hayatlarımızdaki bize dayatılan yapay
duvarlar, çoktan sallanmaya başladı.
Tak!Tak!Tak!
Gizem GÜRER
11.08.2013
Gençler
Eski yazıları tek yerde toplasam iyi olur dedim. Yayınlananlardan birkaç tanesini arşivlemek amacıyla ekliyorum.
Kaynak site;
http://www.genclerbirligi.org.tr/lutfen-ayaga-kalkar-misiniz/
Mahalle Baskısı Dergisi
18 Ocak 2013
Kaynak site;
http://www.genclerbirligi.org.tr/lutfen-ayaga-kalkar-misiniz/
Mahalle Baskısı Dergisi
18 Ocak 2013
Lütfen Ayağa Kalkar mısınız?
20 Ağustos günü, 2012-2013 sezonunun ilk maçında Antalyaspor karşısındaydık. 3-1′lik galibiyetimizle biten ve lige umutla başlamamızı sağlayan o maçta, maraton tribünününde birçok yeni destekçimiz kırmızı siyahlı renklerle ilk kez tanıştı. Sezon öncesi kulübümüz tarihinde rekor sayıda Ankaralı ile buluşan Gençlerbirliği kombine kartlarından biri de o gün Gizem Gürer’de idi. Mesleği endüstri mühendisliği olan Gizem hanım, o günden sonra iç saha maçlarımızın hiç birini kaçırmamış. Tribünde bizleri yalnız bırakmayıp izlenimlerini paylaştığı için teşekkür ederiz.
LÜTFEN AYAĞA KALKAR MISINIZ?
Stadın Gençlik Parkı karşısındaki kapısından girdiğimde, gözümde güneş gözlüklerim, sırtımda çantam, altımda şortum (bir kadının maça şortla gitmesi cesaret ister dediler!), 19 Mayıs kompleksinin içinde ilerlemeye başladım. Hayatımda ilk kez edindiğim kombinemin bana verdiği yetkiye dayanarak, artık içimde yıllardır zincire vurulmuş ayarsız holigan Prometheus’un dışarı çıkma vakti gelmişti. Sonuçta taraftarlık müessesesi büyüklerimizden gördüğümüz kadarıyla kutsal bir müessesseydi ve içimizdeki bu ateş, azim ve hırs ile bu yolda hızla ilerlemek gerekiyordu! Ben de işte bu inançla ilk gördüğüm yeşil alana doğru kendinden emin adımlarla ilerledim. Her ne kadar arkadaş hatırı ile başlasa da bu maceram, ben de bu “saadet” zincirine katılmış, benimle birlikte bir sürü kişinin kombine almasına aracı olmanın haklı gururunu taşıyordum omuzlarımda. Nerde tezahürat edilip, hangi pozisyonlarda ayağa kalkıldığı gibi kritik noktaları bir an evvel öğrenmem gerektiği için hemen diğerlerini bulmam gerekiyordu. Zaten geç kalarak, kendi arkadaşlarımdan kurmuş olduğum mini seyirci takımıma rezil olmuş, maça 1-0 yenik başlamıştım bile! (bknz: futbol terimleri lütfen). İlerledikçe uzakta maç yapan insanları gördüm ve doğru yeri bu kadar kolay bulmanın sevinci ile yeşil alana doğru ilerledim. Ankara’daki stadların futbol severleri pek memnun etmediğini biliyordum ama bu kadar küçük olması garibime gitti. Sonra birden içimde, “işte Anadolu takımlarının içler acısı hali” diye benim gibi futbola çok uzak birinin bile nerden duyup da içselleştirdiğini anlamadığım o masum kırgınlığı hissettim. Stad çok küçüktü, hatta bizim işyerinin halı sahasının hallicesiydi. Televizyonlar sahaları da mı beş kilo fazla gösteriyordu? İşte ben tam bunları düşünürken (aslında sadece aval aval bakınıyordum), birden arkamı döndüm ve koskocaman bir devle karşılaştım. Dakikalardır saf saf tel örgülerin arkasından maçı izlediğim yer gerçekten bir çeşit halı sahaymış ve asıl stad tam da arkamda duruyormuş. Stadın upuzun kolonlarına öylece bakakaldım. Çünkü çok büyüktü. Hayatımda hiç böyle bi stada gitmemiştim. Ben zaten hayatımda bi kere maça gitmiştim, o da 6 yaşındayken babamla gittiğim –şu tesadüfe bakın ki- Gençlerbirliği- Sarıyer maçıydı. Ama o maç Cebeci stadındaydı ve Cebeci stadı da üzerine ayrıca bir yazı yazılacak güzellikte bir stattı.
Burası ne kadar eski bi yerdi acaba? Kaç yaşındaydı bu stad? Bir sürü kapısı vardı, ben hangisinden girecektim? Aldığım kombine “Maraton” kombinesiydi, bunun bir de “Kapalı” ve “Kale Arkası” olanları vardı. Maraton neydi acaba? Atletizmle mi ilgiliydi? “Kapalı” gerçekten kapalı mıydı? Acaba kışın soğuklar başlayınca bizi oraya mı alacaklardı? İçlerinden bir tek “Kale Arkası” anlaşılırdı benim için, o da herhâlde kale arkasındaydı. Bir keresinde Ankara’ya iş için gelmiş bi İngiliz arkadaşımı dışarı yemeğe götürmüştüm. O esnada televizyondaki maça bakıp duyduğu “Aut! Korner! Penaltı! Taç! Gol!” terimleri üzerine “Gizem, sanırım ben Türkçe biliyorum” demişti gülerek. Belki o gelse bilirdi bu maratonu. Ama ben bilmiyordum. Babam gibi bir futbol fanatiği ile yaşayıp da futbola merak sarmamak da ilginçti aslında. Gerçi babam da herhalde en son Gençlerbirliği-Sarıyer maçına gitmişti benim gibi. Uzaktan taraftar olan tüm diğer dört büyükçüler gibi… Buraya babamı da getirmeliyim diye düşündüm. Çünkü burası hep o yaşamayı sıklıkla hayal ettiğim Ankara’nın 70leri, 80leri gibiydi sanki. Çok sonraları merak edip internetten öğrendiğim kadarıyla 1930larda ödüllü bir proje ile yapılmıştı burası. Düşündüğümün aksine o kadar da genç değildi bu sevgili bina. Ama ruhu gençti. Lüksten uzak duran ama zevk sahibi insanların yaşadığı o eski Ankaralıların mekanıydı sanki. Bu stadla ilgili bir sürü duygusal şey yazılabilirdi belki de… Ama bir “erkek sporu” olan futbolda doğası gereği duygusallığa yer yoktu ve hakem başlama düdüğünü çoktan çalmıştı! (terimler öğreniyorum)
“Maraton”un 11 no’lu kapısından içeri girdiğimde herkes maça inanılmaz konsantreydi ve gözünü sahadan ayırmıyordu. Ama ben bir süre tribünlerdeki insanlara bakmaktan maça konsantre olamadım. Babasının omzundaki küçük çocuklardan tutun da sürekli tepinip eğlenen liseli gençler, heyecanla oturduğu yerden maçı izleyen her yaştan kadınlar, erkekler, işportacılar, sucular, çekirdekçi amcalar, aa lise arkadaşlarım, aa orda da ortaokul arkadaşlarım, e şurdakiler de bizim işyerindekiler derken bir baktım benim tüm Ankara maçta. Bir ben gelmemişim, gelmişim de daha doğrusu biraz geç kalmışım, yaklaşık yirmi sene kadar…
Sonra birden maçta önemli bi an oldu ve Gençler taraftarı hep bir ağızdan “Lütfen ayağa kalkar mısınız!” diye bağırmaya başladı. Lütfen derken? Tabi kalkarız ne demek aman efendim asıl siz şöyle buyurunuz diyesim geldi. Dalga geçiyora pek benzemiyorlardı. Sanırım bu Gençler taraftarının bir tezahüratıydı. Bunları da bir bir öğrenmem gerekiyordu. Aralardan geçen bir çekirdekçi amca gözümden kaçmıyordu. Amca maçta önemli bir pozisyon olduğunda bir elinde kese kağıdı, bir elinde içi çekirdek dolu mini çay bardağı, öylece donmuş şekilde pür dikkat sahaya bakıyordu. O an havaya doğru uzattığın 1TL ve sen hayattaki en anlamsız fotoğrafı veriyordunuz birlikte. Çünkü çekirdekçi amca pozisyon nihayete ermeden asla sana bakmaz, hele o çekirdeği asla sana vermezdi. Sen o ara tüm çekirdekleri alıp kaçsan farkına bile varmazdı. Bir kolunun altında çekirdek çuvalı, bir elinde de mini çay bardağı olan bu fütursuz adam tam bir futbol aşığıydı. İçinde bulunduğum şaşırtıcı durum beni de heyecanlandırmıştı. Burası sanki farklıydı. Yani televizyonda ya da AVMlerde gördüğüm çılgınlar gibi futbol kulübü mağazalarından alışveriş eden diğer gözü dönmüş taraftarlar gibi değildi buradakiler. Televizyonda gördüklerim daha çok, hani çok paralı adamlar atıyorum Hawaii’ye tatile gider de oranın yerel nesi varsa şuursuzca üzerine geçirir ya, çiçekli gömlekler, boyunlarında çiçekler, şapkalar, hah işte o adamların burada, televizyonda adına futbol taraftarı denen yansıması gibiydiler. Onların bağırması şuna benziyordu bi bakıma “Ta Hawaii’ye gidip o kadar para verdim, bir sürü çiçekli gömlek aldım, o zaman en büyük Hawaii başka büyük yok!” demek gibi bişeydi. Ama Gençlerbirliği maçındakiler için öyle değildi sanki bu durum. En büyük Hawaii değildi çünkü birbirleri ile aralarındaki tek bağ hep bu kentin insanı olmak, ortak bir belleğin parçası olmaktı. Belki de Ulus Baker’in dediği gibi futbol da sanat gibi bir yaratıcılık alanıydı. Bunu şimdiye kadar hiç fark etmemiştim gerçekten. Maratonda bunu iliklerime kadar hissettim.
Sonra birden maçta önemli bi an oldu ve Gençler taraftarı hep bir ağızdan “Lütfen ayağa kalkar mısınız!” diye bağırmaya başladı. Lütfen derken? Tabi kalkarız ne demek aman efendim asıl siz şöyle buyurunuz diyesim geldi. Dalga geçiyora pek benzemiyorlardı. Sanırım bu Gençler taraftarının bir tezahüratıydı. Bunları da bir bir öğrenmem gerekiyordu. Aralardan geçen bir çekirdekçi amca gözümden kaçmıyordu. Amca maçta önemli bir pozisyon olduğunda bir elinde kese kağıdı, bir elinde içi çekirdek dolu mini çay bardağı, öylece donmuş şekilde pür dikkat sahaya bakıyordu. O an havaya doğru uzattığın 1TL ve sen hayattaki en anlamsız fotoğrafı veriyordunuz birlikte. Çünkü çekirdekçi amca pozisyon nihayete ermeden asla sana bakmaz, hele o çekirdeği asla sana vermezdi. Sen o ara tüm çekirdekleri alıp kaçsan farkına bile varmazdı. Bir kolunun altında çekirdek çuvalı, bir elinde de mini çay bardağı olan bu fütursuz adam tam bir futbol aşığıydı. İçinde bulunduğum şaşırtıcı durum beni de heyecanlandırmıştı. Burası sanki farklıydı. Yani televizyonda ya da AVMlerde gördüğüm çılgınlar gibi futbol kulübü mağazalarından alışveriş eden diğer gözü dönmüş taraftarlar gibi değildi buradakiler. Televizyonda gördüklerim daha çok, hani çok paralı adamlar atıyorum Hawaii’ye tatile gider de oranın yerel nesi varsa şuursuzca üzerine geçirir ya, çiçekli gömlekler, boyunlarında çiçekler, şapkalar, hah işte o adamların burada, televizyonda adına futbol taraftarı denen yansıması gibiydiler. Onların bağırması şuna benziyordu bi bakıma “Ta Hawaii’ye gidip o kadar para verdim, bir sürü çiçekli gömlek aldım, o zaman en büyük Hawaii başka büyük yok!” demek gibi bişeydi. Ama Gençlerbirliği maçındakiler için öyle değildi sanki bu durum. En büyük Hawaii değildi çünkü birbirleri ile aralarındaki tek bağ hep bu kentin insanı olmak, ortak bir belleğin parçası olmaktı. Belki de Ulus Baker’in dediği gibi futbol da sanat gibi bir yaratıcılık alanıydı. Bunu şimdiye kadar hiç fark etmemiştim gerçekten. Maratonda bunu iliklerime kadar hissettim.
Maçın bazı anlarında duraklamalar oluyor ve futbolcular giriyor, futbolcular çıkıyor, herkes sahada bir yerlere koşuşturuyordu. İşte böyle anlarda ya da gol olduğunda hoparlörlerden şarkılar yükselmeye başlıyordu. Televizyondaki izlenen diğer maçlarda gözlemlediğim şey , böyle ara zamanlarda ya kulübün resmi şarkısının çalındığı ya da o zamanın meşhur popçularının tırıvırı şarkılarının çalındığıydı. Zaten günümüz Pop müziği de tam bu anlatmak istediğim futbol taraftarı klişelerine cuk oturuyordu. Fakat Gençler maçında çalan Manu chao ve New Model Army’yi ya da gençlerin yeni gözdesi Ais Ezhel’i ancak iyi bir alternatif mekanda, yine çalınan Oğuz Yılmaz ya da Çubuklu Yaşar şarkılarını da yine işinin ehli emektar yerel Ankara müzisyenlerinden dinleyebilirdiniz. Bu kombinasyon bile, işi “etiket”ten çok “öz”e yaklaştırıyordu. Müzik seçimleri yaşanan atmosferin en büyük destekçisiydi belki de… Maça gelen 50 yaşındaki Ulus esnafı amcanın bir Manu Chao’dan haberi olmadığı gibi, “modern kentli elit sosyetik” bizleri de, hep neden olduğunu anlayamadığım, bi köşeye atılmış olan yerel Ankara oyun havaları ile tanıştırıyordu. Aslında müzikteki bu hassasiyet, ortadaki samimiyetin bir anahtarı, bir özeti gibiydi.
Şimdiye kadar futbola karşı olan antipatim, belki de kendimle bir ortaklık kuramamış olduğumdandı. Yani çok para dönen, kaba saba adamların bağırıp çağırdığı, gereksiz olduğunu düşündüğüm bir mecraydı benim için. Karşımda kocaman bir yeşil saha vardı, yanımda ise dans eden, tepinen, bağıran ama küfretmeyen, sevinen ama şımarmayan onlarca tanımadığım ama garip bi şekilde yakınlık duyduğum binlerce insan. İçimde de tarif edemediğim bir heyecan ve bir sevinç… Maç esnasında tribünlerdeki binlerce insanın gözü aynı noktadaydı ve sanki tüm enerjiler o noktada toplanıyordu. Belki de kişisel gelişim kurslarındaki zımbırtıların işe yarayabileceği tek yer sahalardı. Odaklan! Enerjiyi avcunda hisset! Nefes aaaal! Fırlat! Nefes Al! Fırlat! Yok yok, olmadı. En iyisi mi kişisel gelişim kurslarına gitmek yerine, insanlar maçlara gelmeliydi. Zaten insan nasıl “kişisel” gelişebilirdi ki? Hele böylesine büyük kalabalıklar hala bir araya gelebiliyorken…
Şimdiye kadar futbola karşı olan antipatim, belki de kendimle bir ortaklık kuramamış olduğumdandı. Yani çok para dönen, kaba saba adamların bağırıp çağırdığı, gereksiz olduğunu düşündüğüm bir mecraydı benim için. Karşımda kocaman bir yeşil saha vardı, yanımda ise dans eden, tepinen, bağıran ama küfretmeyen, sevinen ama şımarmayan onlarca tanımadığım ama garip bi şekilde yakınlık duyduğum binlerce insan. İçimde de tarif edemediğim bir heyecan ve bir sevinç… Maç esnasında tribünlerdeki binlerce insanın gözü aynı noktadaydı ve sanki tüm enerjiler o noktada toplanıyordu. Belki de kişisel gelişim kurslarındaki zımbırtıların işe yarayabileceği tek yer sahalardı. Odaklan! Enerjiyi avcunda hisset! Nefes aaaal! Fırlat! Nefes Al! Fırlat! Yok yok, olmadı. En iyisi mi kişisel gelişim kurslarına gitmek yerine, insanlar maçlara gelmeliydi. Zaten insan nasıl “kişisel” gelişebilirdi ki? Hele böylesine büyük kalabalıklar hala bir araya gelebiliyorken…
Gizem Gürer
21 Mayıs 2013 Salı
Kiraz Kafa
Iki kulağının üstünde, her biri iki saplı kirazlar sallanıyordu. Kiraz kadar kırmızı bir kanepede, pazardan alınma sapsarı bir plastik tabağın içindeki yemyeşil erikleri yerken, kendinden habersiz çocuklar gibi televizyondaki alakasız görüntüleri izliyordu. Gördüğüm guzel gözlerin de kahverengi olduğunu yeniden fark ettim. Baktım. İçime işleye işleye baktım. Kırmızı kanepede yatıp, sarı tabaktan yeşil erik yiyen kahverengi gözlü adam, kulaklarına taktığım kırmızı kirazların sallandığını fark etmeden bana bakıp bakıp gülüyordu. Ben yemesin, hep bana böyle güzel gülsün diye, eline vurup tabaktaki kirazları ona yedirtmiyordum. O da gülüyordu. Hayatta böyle bişeye gülecek çok az insan vardır herhalde. Eline neden vurup, kirazları ona neden yedirtmediğimi bilmiyor, ama o sımsıcak gülüşüyle bana gülüyordu. Öyle içten gülüyordu ki sanki ona hiç böyle şakalar yapan olmamış hayatında diyordum. Hâlbuki ben oyun oynamayı çok seviyordum. O güldükçe ben eline vuruyor, ona kirazları ve erikleri yedirtmiyordum. O buna daha çok gülüyordu. Sarı tabağı alsam kafasına gecirsem cok daha komik olur mu diye düşündüm bi an. Sonra bu hic de komik olmayan şakayı kendi içimde de eledim. Allahtan insanin saçmalamadan önce danistigi bir beyni var. Kulaktaki kirazlar sallanıyordu. Bunu, kendi çocukluğundaki gibi, cinsiyetten hiç anlamayan bir çocuk saflığında yapıyordu. Sanki o kirazları küçükken mahallede oyun oynarken takmışız, gülüyormuşuz da henüz “erkekler kulağına kiraz takmaz” diyen bi abi gelmemiş gibi oynuyorduk. O an tek eksik benim kafamdaki iki topuzdu sanki. O iki topuz da olsa her sey tam olacakti. Topuzlarim olsaydı belki kırmızı koltuk havalanacak, bizi, kiraz ve eriklerimizle beraber ucuracakti. Ucmayalim diye içeri gidip iki topuz yapma fikrimden vazgeçtim ve kestim şakayi. Kiraz kafa televizyona döndü. Gerçek yaşamın sanal görüntüsü mu yoksa sanal hayatın gerçek kopyası mi olduğuna karar veremediğimiz hayatlar dönüyordu yavaş ve hızlı şekilde. Hem yavaş hem hızlı şekilde. Beynimdeki görüntüler gibi hem yavaş hem hızlı şekilde. Kontrol edemedigim tüm duygu ve dusunceler hic olmadığı kadar yalindilar o an. Bir kiraz ve bir erik renkli bir kanepede oturmak icin yeterli tek sebepti.
21 Ekim 2012 Pazar
incelikler yüzünden
Cezalandırılmak nedir ha sayın blog nedir? Sorarım sana nedir?
Beklentileri törpülemek gerek bunu biliyorum. Olgun insan manifestosunun ilk maddesi de bunu gerektirir. Ama beklentiler maddi dünyayla sınırlanmıyor ki be blog -ki bu eski bir hatamızdı-, biz de içimizdekileri bununla sınırlayalım. Deli gözüyle bakıyorlar be blog! Öyle "sevimli, çılgın" deli gözüyle değil ama blog, gerçekten kafası çalışmayan, bizden uzak dursun denilecek bir deli gözüyle. Uzaklaştırıyorlar blog kendilerinden çok uzaklaştırıyorlar.
Hatalı insanlarız hepimiz. En azından bu duyarlılıklara sahip olan bizler. Zaaflarımız var çok fena yenildiğimiz. Bunlarla kabul ediyoruz tüm gerçeği zaten. Sadece beklentimiz de bunun kabulü ile yaşayan insanların dayanışması, başka da bişey değil aslında..
Arada kalıyorum be blog, çok acayip arada kalıyorum. Bu yaşantı ve kafamdakiler, aradaki uçurumlar gittikçe artıyor. Bazen dayanılmaz bir hal alıyor. Bişeylerin ayak sesleri duyuluyor be blog! Beklemek, benim gibi sabırsızlar ve rutini hem isteyip aynı zamanda tahammül edemeyen kafası karışıklar için işkenceden öteye geçmiyor.
21 Eylül 2012 Cuma
İçeru
Güzel şeyler olmasa da her zaman, en azından güzel şeyler olabilme ihtimalini koruyabiliyor insan zaman zaman...
Ahahaha içimdeki Yılmaz Erdoğan'a ne dersin sayın blog! :) Çok güldün di mi ben de ben de.. Kezban Lüksemburg'da nasıl olsa. Böyle şeylerden hoşlanmadığımı kaç kere söylicem sana blog! Tamam bi sus iki dakka. Atölyede öğrendiklerimi tek tek yazacağım derken yine ormantiğe bağladım. Bağlamayı seviyorum. Kırklar Semahını çalabiliyorum. Burdan Figen Eroğlu hocama sevgiler.
Neyse mevzu bu değil. Yine bilinç akışı tekniği kullanmaya başladım dicem ama ben komple olmuşum bilinç akış tekniği. Lö teqnique dö la bilinch akışkanlar mekaniği.
Başı kötü, ortası kastırıcı ama sona doğru ferahlatıcı bi süreç geçirdim bu yaban ellerde. Ama bu süreçte aslında dışardan değişen hiç bişey olmadı be sayın blog, ben yine bendim ve yine insanlar aynı insanlardı, kimisi aynı anlayışsızlıkta, kimisi de yine aynı sevgisizlikte. O yüzden tek kişilik trajedilerimin sonunda yine kahraman tek başına paçayı kurtardı. Bu sefer yaban ellerden destekçilerim vardı. Dünya ne kadar büyük ve dünya ne kadar küçük. Her yerde aynı şeyler yaşanıyor, ne kadar korkutucu ve ne kadar sevindirici. A bak mesela bu öğrendiğimiz ilk şeydi atölyede, "Polarite". Polarite ya polaritee, noldu kaldın sayın blog öyle. Anlatırım bi ara ayrıntısıyla ama zaten bildiğimiz bişey.
Sanırım hayatımın en garip hislerini hissediyorum (hislerini hissetmek). İlk defa ailemden bu kadar uzak ama onlara bu kadar yakın, sevdigim insanlarla o kadar iletişimsiz ama o kadar yanyana, üzüldüğüm şeylere de bi o kadar kayıtsız ve ferah hissediyorum. Başka hayatların varlığı bizi güçlendiriyor blog ne güzel di mi? Bence de.. Onay verdiğin için sağol. Ne demek..
Şu an oda arkadaşım Sözlerimi Geri Alamam'ı açtı ve ben Ankara'yı birden çok özledim. En çok istediğim şey şu an Ankara'da olmak, bişiler yapmak.. Odtü'de konser izlemek mesela aaa eveet!! Bunu sanırım döndüğümün ilk Çarşambası Goran Bregoviç konseri ile yapabileceğim be blog! Bunu şimdiden hayal etmek bile o kadar güzel ki. Bakarsın yeni bir Odtü konserinde yeniden aşık oluruz ha ne dersin be blog ;) Çok güzel olmaz mı? Öyle de güzel olur ki valla bilemezsin, ben o şekıl aşık olurum, şo bağyan şo şekıl aşık olur. Aşık olma planı yapmak da neyin nesi ha dostum senin sorunun nee? Geç bunları bir klavyede bilirim ben yaptığımı! Yanlarında sonuna kadar mal gibi şımarabildiğim arkadaşlarımı göreceğim ya, bi de Cuma günü de annemler tatilden gelecek ya (onlara daha çok şımarabiliyorum üç kere olley olley oley), işte bunlardan bahsediyorum tam olarak. Şu an birilerini hasretle özleyen insanın kavuşacak olma mutluluğunu yaşayabiliyorum ya blog, yaşamak böyle anlar için var. En son ne dedigimi anladın mı? Anlamadın di mi blog? Tü sana verdiğim emeklere, internet paralarına...
Herneyse. Burada son iki günüm. Çok daha ilginç bişiler olmazsa ilginç şeyler oldu diyebileceğim, sağ salim dönersem. Döner kebap. Ayy ne dicem asıl burada Trier'de bi lahmacun yedim ama içine beyaz peynirden tut, ketçap mayonez falan koyuyolar, saf ya bunlar, öyle kakalıolar. Ay yazık ya :)
Ahahaha içimdeki Yılmaz Erdoğan'a ne dersin sayın blog! :) Çok güldün di mi ben de ben de.. Kezban Lüksemburg'da nasıl olsa. Böyle şeylerden hoşlanmadığımı kaç kere söylicem sana blog! Tamam bi sus iki dakka. Atölyede öğrendiklerimi tek tek yazacağım derken yine ormantiğe bağladım. Bağlamayı seviyorum. Kırklar Semahını çalabiliyorum. Burdan Figen Eroğlu hocama sevgiler.
Neyse mevzu bu değil. Yine bilinç akışı tekniği kullanmaya başladım dicem ama ben komple olmuşum bilinç akış tekniği. Lö teqnique dö la bilinch akışkanlar mekaniği.
Sanırım hayatımın en garip hislerini hissediyorum (hislerini hissetmek). İlk defa ailemden bu kadar uzak ama onlara bu kadar yakın, sevdigim insanlarla o kadar iletişimsiz ama o kadar yanyana, üzüldüğüm şeylere de bi o kadar kayıtsız ve ferah hissediyorum. Başka hayatların varlığı bizi güçlendiriyor blog ne güzel di mi? Bence de.. Onay verdiğin için sağol. Ne demek..
Şu an oda arkadaşım Sözlerimi Geri Alamam'ı açtı ve ben Ankara'yı birden çok özledim. En çok istediğim şey şu an Ankara'da olmak, bişiler yapmak.. Odtü'de konser izlemek mesela aaa eveet!! Bunu sanırım döndüğümün ilk Çarşambası Goran Bregoviç konseri ile yapabileceğim be blog! Bunu şimdiden hayal etmek bile o kadar güzel ki. Bakarsın yeni bir Odtü konserinde yeniden aşık oluruz ha ne dersin be blog ;) Çok güzel olmaz mı? Öyle de güzel olur ki valla bilemezsin, ben o şekıl aşık olurum, şo bağyan şo şekıl aşık olur. Aşık olma planı yapmak da neyin nesi ha dostum senin sorunun nee? Geç bunları bir klavyede bilirim ben yaptığımı! Yanlarında sonuna kadar mal gibi şımarabildiğim arkadaşlarımı göreceğim ya, bi de Cuma günü de annemler tatilden gelecek ya (onlara daha çok şımarabiliyorum üç kere olley olley oley), işte bunlardan bahsediyorum tam olarak. Şu an birilerini hasretle özleyen insanın kavuşacak olma mutluluğunu yaşayabiliyorum ya blog, yaşamak böyle anlar için var. En son ne dedigimi anladın mı? Anlamadın di mi blog? Tü sana verdiğim emeklere, internet paralarına...
Herneyse. Burada son iki günüm. Çok daha ilginç bişiler olmazsa ilginç şeyler oldu diyebileceğim, sağ salim dönersem. Döner kebap. Ayy ne dicem asıl burada Trier'de bi lahmacun yedim ama içine beyaz peynirden tut, ketçap mayonez falan koyuyolar, saf ya bunlar, öyle kakalıolar. Ay yazık ya :)
13 Ağustos 2012 Pazartesi
Gergedan
Orhan Pamuk’un Yeni Hayat kitabının çok meşhur ilk satırı şöyledir; “Bir kitap okudum ve hayatım değişti”. Bu kitabı çok severim. Hep sevmişimdir ve gelecekte de hep seveceğim gibi görünüyor.
Buna benzer olarak ben de yakın zamanlarda bi’ arkadaştan öyle güzel bir ayar yedim ki, gazetelerde “Arkadaşının Gizem’e verdiği tarihi ayar!” diye geçecek kalın puntolarla, ben de artık “bi ayar yedim hayatım değişti” diyebileceğim bu rahatlıkla. Bana “her şeyi anlamlandırıyorsun, nedir bu saçmalık, bu hayal dünyası!” dedi, gergin açık hava muhabbetimizin en gergin noktalarından birinde. O güne kadar hiç düşünmediğim bir şeydi bu. Gerçekten. Ben hep hayallerde yaşamanın, hayatta bişeylere anlam yüklemenin, hep beni bi adım ileri götürdüğüne inanırdım. Sanırdım ki dışardan görülenin aksine bana yakın olan insanlar “Gizem’in çok inanılmaz bi iç dünyası var ya ehü ehü bırava” falan diyecekler. Böyle sanıyodum gerçekten. Böyle oyunlarla, çeşitli Polyanlacılıklarla, sanatı hayatın içine birebir sokmakla, şarkılar, şiirler, yazılar, tüm bu anlamlar, imgeler, hep böyle uçsuz bucaksız bir cenneti vadediyordu bana sanki. Ve yalnızca beni gerçekten anlayanlar görebiliyor sanıyordum bu cenneti. Şimdi gerçeğin kendisi ile baş başayım. Gerçek tüm çıplaklığı ile karşımda ve ben bu gerçek karşısında gün geçtikçe eziliyorum.
Ortaokulda sevdiğimiz bi arkadaşımız vardı. Sürekli şiir yazar, şarkı söyler, duygusal tavırlar takınırdı. Ama biz onun bu tavırlarını sınıfça çok “bayağı” bulur, arkasından sürekli dalga geçerdik. Ama o, o kadar kendi hayal dünyasının içindeydi ki bu dalga geçmeleri bile anlayamaz, aksine “beni begeniyolar sanırım” diye sevinirdi çocukça. Safın önde gideniydi yani. Ama onunla bu kadar dalga geçilmesine dayanamadığım anlardan birinde “kızım yeter artık bu kadar edebiyat parçaladığın, komik duruma düşünüyorsun işte!” demiştim en çocuk vicdansızı halimle. Çok üzülmüştü. Sırasında ayakta dururken birden bire dönüp bi bana, bi hocaya bakıp, yavaşça yerine oturuşu hala gözümün önündedir. Çok çaresiz ve umutsuzdu. Ama ben kimsenin kendisine söyleyemediği gerçeği söylemiş olmanın rahatlığı ama onu bu kadar üzmüş olmanın da üzüntüsüyle birden acımasız insanlar gibi önüme döndüm. Birinin ona bu gerçeği söylemesi gerekiyordu diye düşündüm. Bu ben oldum. Sonra da hiç geri almadım sözümü.
Şimdi kendimi onun gibi hissediyorum. Arkadaşımın bana verdiği ayardaki gibi de kendi halimde oturuyorum artık kendi yerime. Herhangi birine, herhangi bir olaya ya da nesneye hiçbir anlam yüklemeden duruyorum. Zamanında yüklenen anlamlar o kadar çok kafa karışıklığı yaratıyor ki zaten yenilerine artık yer kalmıyor. Zamanla eski anlamlar silinirse bir gün, belki yeniler kendiliğinden boşluklara dolar. Ama şimdilik, hiçbir şiir, hiçbir şarkı, hiçbir yazı ya da olay, beni bir noktadan başka bir noktaya alıp götürmüyor. Geçmişi de, şimdiyi de, geleceği de boş veriyorum. Belki de dünya sadece madde olarak gözüktüğü kadar var. Yani masanın taburenin, insanın saçının ya da kolunun masa ya da saç olmaktan başka hiçbir anlamı yok. Uydurmasyon hepsi. Böyle olmalı. Hiç bir şeye karşı duygusal bir bağ kuramıyorum. Ben artık bir gergedanım. Ama bu dediğim bile hiçbir anlam ihtiva etmiyor biliyorum.
29 Temmuz 2012 Pazar
Yol Meecoroları
Sevgili Blog,
Ay ne kadar çok oldu görüşmeyeli, nerelerdesin hayırsız?! İnsan bi arar bi sorar ya bi telefon kadar uzaktayız. Yani biz aramasak yüzünü göreceğimiz yok canım oldu mu şimdi yaa aaaa öööö..
Neyse, bu ilerizeka espirilerlerle dolu girişten de anlaşılacağı üzere yine yazar burada yazısına nası başlayacağını bilemiyor. Ah şu yazarların dilemmaları, sancılı yaratım süreçleri ve alttan ittirgeçli önden çektirgeçli çok oturgaçlı götürgeçleri.
Neyse gelelim olayımıza. Burada olayımız yine bir gezi sonrası akılda kalması gereken notların düşülmesi. Sevgili blog, inanmazsın hastalıklarla dolu da olsa, zorlu da olsa, bu en son gezi olayı bana nası iyi geldi bilemezsin.
Karadeniz gezisi sırasında Temel fıkralarına konu olacak şekilde çeşitli olaylar yaşandı bitti saygısızca evet. Bunlarda Lazların komik ve atarlı yapısının etkisi büyük, Hemşinliler ise ayrı bi macero zaten. Bunları yazmıyorum bile. Ama bu maceralı süreçten çıkıp da, geri dönüş için uçağa bindiğimde geçecek 1 saatin tüm tatilin toplamından daha eğlenceli! olabileceği aklıma gelmezdi.
Şimdi şöyle bi genel açıklama yapayım. Türkiye'de ilginç bir durum var. İnsanların sosyo-ekonomik yapıları sosyo-kültürel yapılarını etkliyor haliyle. Bu durum da normal şartlar altında, yani eşit gelişimin mümkün kılınabildiği toplumdakilerin aksine, bizdeki gibi insanın tavrından, oturuşundan kalkışından, kıyafet seçiminden kişi ile ilgili çok fazla veriyi aynı anda alabilme imkanını veriyor. Şimdi gerzek gerzek " ay avrupalının kamyoncusu bile klasik müsik dinlo" demeye getirmiyorum lafı. Ama temel eğitim dediğimiz şey bazı gelişmiş ülkelerde bizden başarılı olmalı ki, insanın toplumla, insanın sanatla, insanın hayatla daha fazla bağı olduğundan belirli kalıpları daha zor yerleştiriyor belki de fiziksel olarak.
Her neyse... Bekleme salonunda gezinirken gördüğüm akranım bi kız arkadaş, ilk bakışta abartılı makyajı, şıkıdım giyim tarzı ile bana bir markette kasiyer ya da bir mağazada satış görevlisi izlenimi uyandırmıştı. Sonradan ucakta ben koridor tarafındaki koltukta otururken bi baktım ki yanı başımdaki koltuk boş amma ve lakin cam kenarındaki koltukta ise bu ablamız oturmakta. Sonra anlayamadığım bir hızla daha uçak havalanmadan koyu bir muhabbete giriverdik. Daha doğrusu ben maruz kaldığım zorunlu monologu yer yer gereksiz kelamlarla diyaloga çevirmeye kalksam da, güzel ablamız, Rize'de başlayan çocukluk yıllarından, bugün nası bir yüksek eleiktrik elektronik mühendisi olduğuna ve Ankara'da önemli bir elektrik firmasında, önemli bir pozisyonda çalıştığına, işinde gerçekten ne kadar ehil olduğuna ve işini çok severek yaptığına geldi. İlk şokumu orada atlatmıştım tabi, başından beri dış görünüşü sebebiyle ve bitmek tükenmek bilmeyen konuşma isteğiyle kafamda bambaşka kurguladığım arkadaş, okumuş etmiş, hatta üstüne tur bindirmiş bi insan çıkmıştı. Kendi çocukluk ve ilk gençlik maceraları bitmiş, sırada meraklı gözlerle beni inceleyip, ne iş yaptığımı, ne kadar maaş aldıgımı, bekar olup olmadıgımı, annemlerin neden benden başka çocuk düşünmediklerini -ki ben bunu sanırım annemlere hiç sormadım!- ve buna benzer onlarca soruyu peşi sıra soruverdi. Ben bu zaman zarfında normalde sıkıntıyla geçmesini beklediğim hosteslerin oksijen maskelerini tanıttıkları kısımların, ben daha ne oldugunu anlamadan bittigini fark ettim. Bu kızın çenesinden ölmeyip, uçak düştüğünde maskeyi takmayı beceremeyişim yine bu kızın çenesi yüzünden olsaydı ne komik olurdu. Cenazeye yine bu kız ve bir oksijen maskesi gelirdi belki ve annemlere "keske baska cocuk düşünseydiniz bak simdi boyle iyi mi oldu" derdi. kah kih koh.. Neyse...Hosteslerin ikram yapma vakti basladıgında, aldıgı sandviçi ve çayı ile soluksuz konusmasına bir mola verdigi zamanlarda , gözüm koridorun diger tarafında, hemen yanımda duran aileye çarpmıştı. Kızda oldugu gibi onlarda da görür görmez ilk yargılarımı oluşturmaya başlamıştım. On, on iki yaşlarındaki tombul erkek çocuğu ve üzerinde siyah kalın taç olan sarı röfleli saçının dip boyası gelmiş kırkbeşlerinde bi teyze ve kadroyu tamamlayan, olan bitenden habersiz, çocuğu ya da karısıyla hiç alakası olmayan şuursuz bir baba. Bu örnek gözüme direk adamın Karadenizli biri oldugu, tatil için ev hanımı olan karısını ve okulu tatile girmiş olan tombul oğlunu toplayıp annesigile zorla götüren baba profilini tamamlamıştı. Orucunu az önce simitle açtığını belirten kız arkadaş, çayı ve sandviçi de öylesine yediğini eklemişti bu gereksiz muhabbetimizin en gereksiz ayrıntısına. Bizim konuşmamız devam ederken, birden ön sıralarda bir hareketlilik oldugunu gördük, tüm uçak ön tarafa dogru bakmaya başladı. Ben koridor tarafında oldugum için olan biteni az buçuk görebiliyor ve meraktan ölmek üzere olan cam kenarı kız arkadaşıma durumu an be an aktarıyordum. Genç bir çocuk fenalaşmış, hosteslerden etrafına toplanmış, yere yatırmak suretiyle sanırım ilk yardım yapıyorlardı. Bu sırada karşı koridor ailesinden ev hanımı teyze bir hışımla olay yerine doğru ilerledi. Tüm gözler teyzedeydi. Yerde yatan genç çocuğun yanına gidip bişeyler yapmaya, hosteslere de direktifler vermeye kalktı. Bir süre orada durdu ve sonra geldi. Meraklı gözlerle tüm arka taraf yolcuları olarak ona döndük. Merak edilen o soruyu arka tarafın kahramana en yakın insanı olarak tüm cesaretimi toplayarak ben sordum. "Şey pardon, ne olmuş?". "Genç bi çocuk epilepsi nöbeti geçiriyor" dedi, "ilk yardımını yaptım, şimdi oksijen hazırlıyor arkada hostesler, onlar gelecek" dedi. Ev hanımı teyze, 80lerden kalma kalın tacının ona verdiği yetkiden çok daha fazla şey biliyordu sanki. "Siz doktor musunuz?" dedim. "Evet uzman doktorum" dedi. Şok şok şok. İkinci şokumu burada yaşamıştım. Bizim teyze doktor çıktı. Fütursuz kocasına çeşitli açıklamalar yapmaya başladı, belli ki kocası doktor değildi. Tabi benim bu konuşmalarımı duyan kız, hemen ne olduğunu benden öğrenmeye çalıştı. "Epilepsi nöbetiymiş" dedim. Manasızca baktı, "Sara yani sara hastasıymış çocuk" dedim az ama öz konuşan ne dediğini bilen kuul şehirli kadın imajımı koruyarak. Kız "soğan koklatsınlar iyi gelir" dedi bunun üzerine. İçimden ay neğadar cahalsin yea diyerek kızı küçümsemek geçse de , ama sonra sağdan soldan benim de kulağıma çalınmış olan bu soğan hikayesini belki bir canı kurtarmakta faydası olur diyerek doktor teyzemize sanki kendi fikrimmiş gibi hemmen yetiştirdim. "Soğan mı?! Yok daha neler?! Olmaz öyle saçma şeyler!" dedi beni küçümseyerek. Eh işte gücü gücüne yetene bu devirde tabi.. Sen ne anlarsın a be salak, bi de elalemin fantastik fikirlerini iletiyorsun sağa sola...Peh... Bozuntuya vermeden önüme döndüm ve kızın bitmek tükenmek bilmeyen muhabbetinin aslında ben ve benim gibi kendini bilmezlerin layığı olduğunu düşünerek devam ettim. Kız arkadaş kankam, Çamlıhemşin'deki HES'in amcasının şirketinin yaptığından bahsetti. Ben de şaşkınlıkla dinledim anlattıklarını. Az önce kendi memleketinin güzelliğini, yeşilliğini, deresinde raftingini öven kız, şimdi ise "tabi doğa falan da çok önemli ama işte hayat standartlarının da arttırılması gerek, yoksa biz de çok üzülüyoruz doğaya" dedi. Yüksek elektrik elektronik mühendisi olmasının teknik altyapısıyla da ne kadar karlı ve ne kadar hızlı para dönüşü olan bir sektör olduğundan bahsetti. Kendisi çok şey biliyordu besbelli. Ev hanımı teyze doktor çıkarsa, bu kız zaten uzaya uçmalıydı. Hem de ilk uçakla ama tek başına! Sonra konu anlamadığım bi şekilde evlendiğinde nerede oturacağı konusuna geldi. "Sözlümün şu anki işi çok iyi, o yüzden sözlümün iş durumuna göre belirleyeceğiz oturacağımız yeri" dedi. Yüksek mühendisten beklenmeyecek içtenlikte "sözlüm" diyordu ve bence sevdiği adam çok şanslıydı. Evlendiğinde ayağını bile yıkardı onun bu "sözlüsü". İnsanın hemen bir sözlü edinesi geldi ama yan tarafımdaki örnek babayı görünce bu hissiyatım çarçabuk geçti. Bir taraf musibetler bir taraf da nasihatlar köşesiydi sanki ve ben arafta kalmıştım. Aslında bu sözlüm muhabbetiyle kız kankam, en başından hissettiğim o insan profiline uygun olduğunu, sadece üzerine üniversite okumuş olduğunu bana gösterdi. Fakat teyze kankam beni çok şaşırtmıştı. Kendisi insanın dış görünüşü ile hakikaten gereksiz yere uğraştığının kanıtı gibiydi. Gördüğüm en kuul kadınlardan biri oldu. Bohemin Türkiyelisi oydu. Kız kankamın ondan öğrenmesi gereken çok şey vardı. İnsanın mesleğinin gerçek kullanım yeri dışında hiç bir anlam ifade etmediği ve bir kadının da illa o kadar süslenerek güzel olmayacağı (bunu benim de bi düşünmem gerek!). Kadın doktor kankam gözümde çok değişmiş ve dünyanın en karizmatik, en güzel kadını olmuştu birden bire. Onu hiç unutmayacağım be blog! Yaşasın değişik kadınlar!
Ay ne kadar çok oldu görüşmeyeli, nerelerdesin hayırsız?! İnsan bi arar bi sorar ya bi telefon kadar uzaktayız. Yani biz aramasak yüzünü göreceğimiz yok canım oldu mu şimdi yaa aaaa öööö..
Neyse, bu ilerizeka espirilerlerle dolu girişten de anlaşılacağı üzere yine yazar burada yazısına nası başlayacağını bilemiyor. Ah şu yazarların dilemmaları, sancılı yaratım süreçleri ve alttan ittirgeçli önden çektirgeçli çok oturgaçlı götürgeçleri.
Neyse gelelim olayımıza. Burada olayımız yine bir gezi sonrası akılda kalması gereken notların düşülmesi. Sevgili blog, inanmazsın hastalıklarla dolu da olsa, zorlu da olsa, bu en son gezi olayı bana nası iyi geldi bilemezsin.
Karadeniz gezisi sırasında Temel fıkralarına konu olacak şekilde çeşitli olaylar yaşandı bitti saygısızca evet. Bunlarda Lazların komik ve atarlı yapısının etkisi büyük, Hemşinliler ise ayrı bi macero zaten. Bunları yazmıyorum bile. Ama bu maceralı süreçten çıkıp da, geri dönüş için uçağa bindiğimde geçecek 1 saatin tüm tatilin toplamından daha eğlenceli! olabileceği aklıma gelmezdi.
Şimdi şöyle bi genel açıklama yapayım. Türkiye'de ilginç bir durum var. İnsanların sosyo-ekonomik yapıları sosyo-kültürel yapılarını etkliyor haliyle. Bu durum da normal şartlar altında, yani eşit gelişimin mümkün kılınabildiği toplumdakilerin aksine, bizdeki gibi insanın tavrından, oturuşundan kalkışından, kıyafet seçiminden kişi ile ilgili çok fazla veriyi aynı anda alabilme imkanını veriyor. Şimdi gerzek gerzek " ay avrupalının kamyoncusu bile klasik müsik dinlo" demeye getirmiyorum lafı. Ama temel eğitim dediğimiz şey bazı gelişmiş ülkelerde bizden başarılı olmalı ki, insanın toplumla, insanın sanatla, insanın hayatla daha fazla bağı olduğundan belirli kalıpları daha zor yerleştiriyor belki de fiziksel olarak.
Her neyse... Bekleme salonunda gezinirken gördüğüm akranım bi kız arkadaş, ilk bakışta abartılı makyajı, şıkıdım giyim tarzı ile bana bir markette kasiyer ya da bir mağazada satış görevlisi izlenimi uyandırmıştı. Sonradan ucakta ben koridor tarafındaki koltukta otururken bi baktım ki yanı başımdaki koltuk boş amma ve lakin cam kenarındaki koltukta ise bu ablamız oturmakta. Sonra anlayamadığım bir hızla daha uçak havalanmadan koyu bir muhabbete giriverdik. Daha doğrusu ben maruz kaldığım zorunlu monologu yer yer gereksiz kelamlarla diyaloga çevirmeye kalksam da, güzel ablamız, Rize'de başlayan çocukluk yıllarından, bugün nası bir yüksek eleiktrik elektronik mühendisi olduğuna ve Ankara'da önemli bir elektrik firmasında, önemli bir pozisyonda çalıştığına, işinde gerçekten ne kadar ehil olduğuna ve işini çok severek yaptığına geldi. İlk şokumu orada atlatmıştım tabi, başından beri dış görünüşü sebebiyle ve bitmek tükenmek bilmeyen konuşma isteğiyle kafamda bambaşka kurguladığım arkadaş, okumuş etmiş, hatta üstüne tur bindirmiş bi insan çıkmıştı. Kendi çocukluk ve ilk gençlik maceraları bitmiş, sırada meraklı gözlerle beni inceleyip, ne iş yaptığımı, ne kadar maaş aldıgımı, bekar olup olmadıgımı, annemlerin neden benden başka çocuk düşünmediklerini -ki ben bunu sanırım annemlere hiç sormadım!- ve buna benzer onlarca soruyu peşi sıra soruverdi. Ben bu zaman zarfında normalde sıkıntıyla geçmesini beklediğim hosteslerin oksijen maskelerini tanıttıkları kısımların, ben daha ne oldugunu anlamadan bittigini fark ettim. Bu kızın çenesinden ölmeyip, uçak düştüğünde maskeyi takmayı beceremeyişim yine bu kızın çenesi yüzünden olsaydı ne komik olurdu. Cenazeye yine bu kız ve bir oksijen maskesi gelirdi belki ve annemlere "keske baska cocuk düşünseydiniz bak simdi boyle iyi mi oldu" derdi. kah kih koh.. Neyse...Hosteslerin ikram yapma vakti basladıgında, aldıgı sandviçi ve çayı ile soluksuz konusmasına bir mola verdigi zamanlarda , gözüm koridorun diger tarafında, hemen yanımda duran aileye çarpmıştı. Kızda oldugu gibi onlarda da görür görmez ilk yargılarımı oluşturmaya başlamıştım. On, on iki yaşlarındaki tombul erkek çocuğu ve üzerinde siyah kalın taç olan sarı röfleli saçının dip boyası gelmiş kırkbeşlerinde bi teyze ve kadroyu tamamlayan, olan bitenden habersiz, çocuğu ya da karısıyla hiç alakası olmayan şuursuz bir baba. Bu örnek gözüme direk adamın Karadenizli biri oldugu, tatil için ev hanımı olan karısını ve okulu tatile girmiş olan tombul oğlunu toplayıp annesigile zorla götüren baba profilini tamamlamıştı. Orucunu az önce simitle açtığını belirten kız arkadaş, çayı ve sandviçi de öylesine yediğini eklemişti bu gereksiz muhabbetimizin en gereksiz ayrıntısına. Bizim konuşmamız devam ederken, birden ön sıralarda bir hareketlilik oldugunu gördük, tüm uçak ön tarafa dogru bakmaya başladı. Ben koridor tarafında oldugum için olan biteni az buçuk görebiliyor ve meraktan ölmek üzere olan cam kenarı kız arkadaşıma durumu an be an aktarıyordum. Genç bir çocuk fenalaşmış, hosteslerden etrafına toplanmış, yere yatırmak suretiyle sanırım ilk yardım yapıyorlardı. Bu sırada karşı koridor ailesinden ev hanımı teyze bir hışımla olay yerine doğru ilerledi. Tüm gözler teyzedeydi. Yerde yatan genç çocuğun yanına gidip bişeyler yapmaya, hosteslere de direktifler vermeye kalktı. Bir süre orada durdu ve sonra geldi. Meraklı gözlerle tüm arka taraf yolcuları olarak ona döndük. Merak edilen o soruyu arka tarafın kahramana en yakın insanı olarak tüm cesaretimi toplayarak ben sordum. "Şey pardon, ne olmuş?". "Genç bi çocuk epilepsi nöbeti geçiriyor" dedi, "ilk yardımını yaptım, şimdi oksijen hazırlıyor arkada hostesler, onlar gelecek" dedi. Ev hanımı teyze, 80lerden kalma kalın tacının ona verdiği yetkiden çok daha fazla şey biliyordu sanki. "Siz doktor musunuz?" dedim. "Evet uzman doktorum" dedi. Şok şok şok. İkinci şokumu burada yaşamıştım. Bizim teyze doktor çıktı. Fütursuz kocasına çeşitli açıklamalar yapmaya başladı, belli ki kocası doktor değildi. Tabi benim bu konuşmalarımı duyan kız, hemen ne olduğunu benden öğrenmeye çalıştı. "Epilepsi nöbetiymiş" dedim. Manasızca baktı, "Sara yani sara hastasıymış çocuk" dedim az ama öz konuşan ne dediğini bilen kuul şehirli kadın imajımı koruyarak. Kız "soğan koklatsınlar iyi gelir" dedi bunun üzerine. İçimden ay neğadar cahalsin yea diyerek kızı küçümsemek geçse de , ama sonra sağdan soldan benim de kulağıma çalınmış olan bu soğan hikayesini belki bir canı kurtarmakta faydası olur diyerek doktor teyzemize sanki kendi fikrimmiş gibi hemmen yetiştirdim. "Soğan mı?! Yok daha neler?! Olmaz öyle saçma şeyler!" dedi beni küçümseyerek. Eh işte gücü gücüne yetene bu devirde tabi.. Sen ne anlarsın a be salak, bi de elalemin fantastik fikirlerini iletiyorsun sağa sola...Peh... Bozuntuya vermeden önüme döndüm ve kızın bitmek tükenmek bilmeyen muhabbetinin aslında ben ve benim gibi kendini bilmezlerin layığı olduğunu düşünerek devam ettim. Kız arkadaş kankam, Çamlıhemşin'deki HES'in amcasının şirketinin yaptığından bahsetti. Ben de şaşkınlıkla dinledim anlattıklarını. Az önce kendi memleketinin güzelliğini, yeşilliğini, deresinde raftingini öven kız, şimdi ise "tabi doğa falan da çok önemli ama işte hayat standartlarının da arttırılması gerek, yoksa biz de çok üzülüyoruz doğaya" dedi. Yüksek elektrik elektronik mühendisi olmasının teknik altyapısıyla da ne kadar karlı ve ne kadar hızlı para dönüşü olan bir sektör olduğundan bahsetti. Kendisi çok şey biliyordu besbelli. Ev hanımı teyze doktor çıkarsa, bu kız zaten uzaya uçmalıydı. Hem de ilk uçakla ama tek başına! Sonra konu anlamadığım bi şekilde evlendiğinde nerede oturacağı konusuna geldi. "Sözlümün şu anki işi çok iyi, o yüzden sözlümün iş durumuna göre belirleyeceğiz oturacağımız yeri" dedi. Yüksek mühendisten beklenmeyecek içtenlikte "sözlüm" diyordu ve bence sevdiği adam çok şanslıydı. Evlendiğinde ayağını bile yıkardı onun bu "sözlüsü". İnsanın hemen bir sözlü edinesi geldi ama yan tarafımdaki örnek babayı görünce bu hissiyatım çarçabuk geçti. Bir taraf musibetler bir taraf da nasihatlar köşesiydi sanki ve ben arafta kalmıştım. Aslında bu sözlüm muhabbetiyle kız kankam, en başından hissettiğim o insan profiline uygun olduğunu, sadece üzerine üniversite okumuş olduğunu bana gösterdi. Fakat teyze kankam beni çok şaşırtmıştı. Kendisi insanın dış görünüşü ile hakikaten gereksiz yere uğraştığının kanıtı gibiydi. Gördüğüm en kuul kadınlardan biri oldu. Bohemin Türkiyelisi oydu. Kız kankamın ondan öğrenmesi gereken çok şey vardı. İnsanın mesleğinin gerçek kullanım yeri dışında hiç bir anlam ifade etmediği ve bir kadının da illa o kadar süslenerek güzel olmayacağı (bunu benim de bi düşünmem gerek!). Kadın doktor kankam gözümde çok değişmiş ve dünyanın en karizmatik, en güzel kadını olmuştu birden bire. Onu hiç unutmayacağım be blog! Yaşasın değişik kadınlar!
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)









