Babamı eskiden
Bolu köylerinde bir türbeye yatırmışlar
Çok hastaymış da
İyileşsin diye
Şöyle demişler o zaman
“Türbenin içine yan yana yatırılan iki hasta çocuktan
Biri ölür
Diğeri yaşar”
Batıl gerçek olmuş
Babam yaşamış
Yanı başındaki küçük kız ölmüş
Şimdi aynı ben de
İyileşeyim diye
Yatırdım kendimi
Yeşil örtülü o türbeye
Ah yanıma yatan kız çocuğu!
Perişanım da
Değişmez
Babama çekmişim ben de
18.06.2014
20 Haziran 2014 Cuma
9 Nisan 2014 Çarşamba
Editör
Çok yazmam gerektiğini söyledi sayın editör. Çok yazmam ve çok okumam. Çok yazmayı ben de çok istiyorum sayın editör. Ama çok yazamıyorum. Bilin bakalım neden? Çalışıyorum günde 10 saat, git geli ekle toplam 12.
Gel gitlerim de var benim sayın editör. Siz tam neyi nasıl anlarsınız, yazıların, sanal mürekkeplerin izlerinin arkasından hangi insanı görürsünüz? Hastalanıyorum sayın editör, bildiğim en iyi yer hastane. Sıra beklerken ayakta duramıyorum editör. Yazmak da mı bir lüks oldu şimdi? En son aldığım lüks bir akıllı telefon. Nereye çok yazıyorum sayın editör? Günde 3 saat kalıyor bana. Hasta ve gel git akıllı bi insana. Bizim gibilere. 3 saatte ne yazıyorum sayın editör? İyi yazmak da mı bir meslek oldu bu tükürdüğümün dünyasında? Yok pek tabii ki sizi suçlamıyorum, bundan size ne biliyorum. Ama olmayınca olmuyor işte. Tamam çok yazamıyorum diye kızmayın bana.
Size gönderilen yazılarla neyi kıyaslıyorsunuz sayın editör? Hani nerde hakkaniyet? Peki ya eşitlik? Yazıları çok seviyorsunuz, belli ki insana saygılısınız. Peki ya bilmiyor musunuz, çok yazmak için vakit gerek, oturup düşünmek, araştırmak gerek. Yok Aynştayn’ın da varmış yirmi dört saati. Biz Aynştayn değiliz editör. Atomu parçalayamıyoruz. Edebiyat desen, yakınına uğrayamıyoruz. Kulaktan dolma, facebuktan okuma, twitterdan çakma.
Ne bekliyorsunuz günümüz yazarlarından sayın editör? Yılların kağıt birikimini harmanlayıp, özetini size sunmalarını mı? Yoksa sıfırdan bişey üretmelerini mi? Belli ki benzeyeceğiz birilerine, o da en iyi ihtimalle. Benim yazıdan çok ümidim yok sayın editör. Sizin nasıl olabiliyor? Bana bi anlatın ne olur? Her gördüğünüzü okumaya hevesli misiniz gerçekten siz? Hızlıca gözden geçirip, arada iyi laflar var mı diye bakmıyor musunuz yani benim gibi? Çok güzel yazıların da aslında bir çeşit matematik olduğunu görmezden gelmemizi mi bekliyorsunuz bardak altlığına sigara söndürürken? Üzerine çalışmaya vakti olan herkes yapar bunu bilmiyor muyuz? Hele ki ben sayısalcıyım. Peki bu durumda en iyi öyküyü kim yazar bilir misiniz? ÖSS Türkiye birincisi. Otursa bir gün, bir öykü üzerine çalışsa... En ala öyküyü çıkarır sayın editör. Peki o zaman siz neye bakıyorsunuz bana bi söyleyiverin ne olur? Neyle neyi kıyaslıyorsunuz sayın editör? Vakti olanlarla olmayanları mı? Duygularını ifade ederken önceden öğrenilmiş kalıplar kullananlarla kullanmayı bilmeyenleri mi? Yazı yazmak bu mudur sayın editör? Buysa bu deyiverin. Siz anlamazsanız bir yazının süslenmemiş halinin buğusunu, kokusunu peki kim anlasın editör? Kokulu yazılar yolladım size demiyorum, yanlış anlamayın ne olur. Ama belki içim koparcasına acıyarak ya da samimiyetimden şüphe etmeyerek yazdığım gerçek duyguların kötülüğünü neden matematik belirliyor sayın editör? Bunlar kolay olan kısmı değil midir?
Velhasıl-ı kelam, eşit değil okuduklarınız sayın editör, çünkü arkasındakiler eşit değil. Eşitsiz bir dünyanın, karar verici insanınsınız siz. Fabrikada, okulda, fırında, dolmuşta, banka kuyruğunda, yaptığı işin kolayına kaçan her zamane insanı gibi, bakıp bakıp geçiyorsunuz kâğıtlara, kötü yazılmış da olsa, siz de diğerleri gibi, önem vermiyorsunuz işte duygulara.
26.03.2014
Gel gitlerim de var benim sayın editör. Siz tam neyi nasıl anlarsınız, yazıların, sanal mürekkeplerin izlerinin arkasından hangi insanı görürsünüz? Hastalanıyorum sayın editör, bildiğim en iyi yer hastane. Sıra beklerken ayakta duramıyorum editör. Yazmak da mı bir lüks oldu şimdi? En son aldığım lüks bir akıllı telefon. Nereye çok yazıyorum sayın editör? Günde 3 saat kalıyor bana. Hasta ve gel git akıllı bi insana. Bizim gibilere. 3 saatte ne yazıyorum sayın editör? İyi yazmak da mı bir meslek oldu bu tükürdüğümün dünyasında? Yok pek tabii ki sizi suçlamıyorum, bundan size ne biliyorum. Ama olmayınca olmuyor işte. Tamam çok yazamıyorum diye kızmayın bana.
Size gönderilen yazılarla neyi kıyaslıyorsunuz sayın editör? Hani nerde hakkaniyet? Peki ya eşitlik? Yazıları çok seviyorsunuz, belli ki insana saygılısınız. Peki ya bilmiyor musunuz, çok yazmak için vakit gerek, oturup düşünmek, araştırmak gerek. Yok Aynştayn’ın da varmış yirmi dört saati. Biz Aynştayn değiliz editör. Atomu parçalayamıyoruz. Edebiyat desen, yakınına uğrayamıyoruz. Kulaktan dolma, facebuktan okuma, twitterdan çakma.
Ne bekliyorsunuz günümüz yazarlarından sayın editör? Yılların kağıt birikimini harmanlayıp, özetini size sunmalarını mı? Yoksa sıfırdan bişey üretmelerini mi? Belli ki benzeyeceğiz birilerine, o da en iyi ihtimalle. Benim yazıdan çok ümidim yok sayın editör. Sizin nasıl olabiliyor? Bana bi anlatın ne olur? Her gördüğünüzü okumaya hevesli misiniz gerçekten siz? Hızlıca gözden geçirip, arada iyi laflar var mı diye bakmıyor musunuz yani benim gibi? Çok güzel yazıların da aslında bir çeşit matematik olduğunu görmezden gelmemizi mi bekliyorsunuz bardak altlığına sigara söndürürken? Üzerine çalışmaya vakti olan herkes yapar bunu bilmiyor muyuz? Hele ki ben sayısalcıyım. Peki bu durumda en iyi öyküyü kim yazar bilir misiniz? ÖSS Türkiye birincisi. Otursa bir gün, bir öykü üzerine çalışsa... En ala öyküyü çıkarır sayın editör. Peki o zaman siz neye bakıyorsunuz bana bi söyleyiverin ne olur? Neyle neyi kıyaslıyorsunuz sayın editör? Vakti olanlarla olmayanları mı? Duygularını ifade ederken önceden öğrenilmiş kalıplar kullananlarla kullanmayı bilmeyenleri mi? Yazı yazmak bu mudur sayın editör? Buysa bu deyiverin. Siz anlamazsanız bir yazının süslenmemiş halinin buğusunu, kokusunu peki kim anlasın editör? Kokulu yazılar yolladım size demiyorum, yanlış anlamayın ne olur. Ama belki içim koparcasına acıyarak ya da samimiyetimden şüphe etmeyerek yazdığım gerçek duyguların kötülüğünü neden matematik belirliyor sayın editör? Bunlar kolay olan kısmı değil midir?
Velhasıl-ı kelam, eşit değil okuduklarınız sayın editör, çünkü arkasındakiler eşit değil. Eşitsiz bir dünyanın, karar verici insanınsınız siz. Fabrikada, okulda, fırında, dolmuşta, banka kuyruğunda, yaptığı işin kolayına kaçan her zamane insanı gibi, bakıp bakıp geçiyorsunuz kâğıtlara, kötü yazılmış da olsa, siz de diğerleri gibi, önem vermiyorsunuz işte duygulara.
26.03.2014
30 Mart 2014 Pazar
Berkin Elvan Çiçekleri
garibin hakkını aramaya
bir ömür adayayım diyorum
ama benim anam da bir gariban
kim adasın ona
benden başka
adını
canını
on beş yaşını
şimdi ona değil
birçoklarına adıyorum
kara kaşımı
çocuk yaşımı
12.03.2014
işyeri
Gezi Anneleri Belgeseli (Şafak Pavey)
http://www.vidivodo.com/video/gezi-anneleri-belgeseli-safak-pavey/1179092
bir ömür adayayım diyorum
ama benim anam da bir gariban
kim adasın ona
benden başka
adını
canını
on beş yaşını
şimdi ona değil
birçoklarına adıyorum
kara kaşımı
çocuk yaşımı
12.03.2014
işyeri
Gezi Anneleri Belgeseli (Şafak Pavey)
http://www.vidivodo.com/video/gezi-anneleri-belgeseli-safak-pavey/1179092
13 Kasım 2013 Çarşamba
tuvalet
Kadınlar tuvalette ağlıyorlar
Dört gözlü bir tuvalette
Kaçacak başka yeri olmayan kadınlar
Tuvaletlerde ağlıyorlar
Geceleri ağlamak
Maneviyata yakınlaştırır
Tuvaletlerde ağlamak ise
Gerçeğe
Kadınlar tuvalette hüngür hüngür ağlıyorlar
Onlar ağlayınca bize sıra gelmiyor
Çıksınlar da çişimizi yapalım diye değil
Sıra gelmiyor çok ağlamaklı derdimize
Ağlayamıyoruz
Yoksa biz
Kadın değil miyiz?
tüm çalışan kadınlara
23.10.2013
işyeri
10 Ekim 2013 Perşembe
köy meydanında bir ağaç
Garip şeyler olurken
her şey değişirken
tutuklanırken insanlar
insanlar öldürülürken
çocuklar hala dondurma yiyorlar
dünyadan bihaber
04.08.2013
Ağlasun
her şey değişirken
tutuklanırken insanlar
insanlar öldürülürken
çocuklar hala dondurma yiyorlar
dünyadan bihaber
04.08.2013
Ağlasun
7 Ekim 2013 Pazartesi
SolfaSol
SolFaSol Gazetesi Ağustos sayısı
AVM’miz 5 dakika içerisinde kapatılacaktır!
Direniş boyunca
Ankara'daydım. İstanbul'u, Hatay'ı, Adana'yı, Dersim'i görme fırsatım olmadı.
Gidemedik buralardan. Çünkü buralar hiç olmadığı kadar hareketli, hiç olmadıgı
kadar heyecanlıydı. Zaten sabah 8 aksam 6 mesaimiz de fırsat vermezdi ama başka
zaman, başka ilde bu denli büyük bir hareketlilik olsa, kalkar giderdik
herhalde. Daha önce hiç "kalkıp gitme"miştik aslında ama hiç de bu
kadar büyük bir şey görmemiştik biz 80 sonralılar.
Sosyal paylaşım sitelerinden
Istanbul’da olanları görünce, içimde bi yerlerimden “tak!” diye bir ses geldi.
“Bu sefer farklı” dedim. Televizyonda malum hiçbir şey gösterilmiyordu, fakat
sosyal medya çalkalanıyordu. İçimdeki “Tak!” sesi “Kalk!” sesine dönüştüğünde
duramadım, evden koşar adım çıktım. Abidinpaşa’dan Kızılay’a gidebilmek için
mahalledeki taksi dolmuşlardan birine bindim. Giderken taksici yol kapalı deyip,
Kolej üzeriden Kocatepe’ye çıktı. Öyle varabildim Kızılay’a. Direnişin
Ankara'daki ilk günü Ziya Gökalp ve Atatürk Bulvarı’ı kesistiği yer merkezde
olmak üzere, tüm Kızılay hınca hınç insan doluydu. Güvenpark’ta saat 4’te protesto
için toplanılacaktı fakat saat daha 3.30’du ve insanlar çoktan gelmişlerdi. Demek
ki canına tak eden benim gibi birçok kişi vardı ve kimse oturduğu yerde
duramıyordu artık.
Yıllarca ne olacağı bilinmeden
Kızılay’ın ortasında duran, şimdilerde ise AVM’ye dönüştürülen talihsiz binanın
önünde toplamış yüzlerce insan vardı. İlginçtir ki çoğunluğu çocuktu. 13lü 15li
yaşlarda, kızlı erkekli, kiminin boyunlarında tuttukları futbol takımının
atkısı, kimisinin elinde çeşitli bayraklar, çocuklar vardı hep... Ben bu durumu
bi’ türlü anlamadım, o kadar çok çocuk n’apıyordu orada?. Kuzenlerimle
yaşıtlardı genel olarak. Kuzenlerimi sokağa dökecek bu kadar ne olabilirdi? Ben
bildim bileli onlar hep ders çalışırdı çünkü. Sokakta oynamayı da mahalleler
sitelere, konutlar rezidanslara dönünce bırakmışlardı. Onları sokağa ne dökmüş
olabilirdi bu kadar? Biz yine biraz eylem görmüş sayılırdık, bi işe yaramazdık
belki ama eylemlere gider gelir, elimize tutuşturulan broşürleri okurduk en
azından. Ama kuzenlerime benzeyen o çocuklar, o kadar uzaktaydılar ki bu
olanlara, onları sokaklara ne dökmüştü gerçekten? Kimisi dedi "eğitim
sistemini bok ettiler çocuklar dayanamadı", kimisi "yaz geldi,
kanları kaynadı" dedi, kimisi maçların bitişine bağladı bu durumu. Bunlar
belki kısmen dogrudur, tam bilemiyorum. Ama Ankara'da son yıllarda cocuklar hiç
var olamadılar. Sonradan dayatılma AVM gezme kültürü insanın özüne uymadı, en
çok da enerji ile dolu o çocukların özüne. Çünkü çocuklar
"toplanma"yı severler, çünkü çocuklar bir arada olmak ister, çocuklar
birlikte olmaktan enerji alırlar, şakalaşmayı, birlikte şarkı söylemeyi hala
severler. Yeni Ankara'da yapamadılar bunları. Birileriyle tanışmak imkansızdı mesela
Güvenpark'ta, Kızılay’a sadece dersane için gelinirdi ve Ulus'a tek gidilmezdi
asla! Çünkü hep korkutuldular. AVMlere doluştular. Ama insanların içine
tıkıştırıldığı o kutular, janjanlı mağazaların yüksek sesli müzikleri vermedi o
birlikte eğlenme ve bir arada olma coşkusunu.
Bunları düşünürken ben, AVM’nin önündeki asansör kolonu ile
kapısı arasında kalan yere bir gaz bombası atıldı. Çoğunluğu çocuk olan tüm bu
kalabalık içeri doğru koşmaya başladı. Sıhhıye yönünden gelen bir TOMA ise su
sıkarak o taraftaki kalabalığın da AVM’nin içine yığılmasına sebep oldu. İnsanlar
çığlık çığlığa içeri kaçışırken birdenbire AVM’nin içindeki hoparlörlerden inanılmaz
bir anons geldi “AVM’miz 5 dakika içerisinde kapatılacaktır!”. Kapının önüne
atılmış gaz bombaları ve TOMAlar ile AVM’nin kapatılma anonsunun şaşkınlığı ve
korkusu arasında kalan o çocuklar birdenbire AVM’in içindeki tüm duvar ve
kolonlarına var güçleri ile vurmaya başladılar. “Tak! Tak! Tak!”. Çok büyük bir
gürültü çıkıyordu, AVM’de yer yerinden oynuyordu ve çocuklar kesintisiz duvarlara
vurmaya devam ediyordu. “Tak! Tak! Tak!”.
AVM içindeki herkes resmen kapana kıstırılmıştı ve çocuklar gerçekten
korkuyorlardı. Başka zaman insanların, özellikle de çocuk ve gençlerin, arkadaşları
ile vakit geçirmek, yemek yemek, alışveriş yapmak ve de önünde buluşmak için
hep geldikleri bu AVM, şimdi kapılarını insanlara kapatıyor, herkesi dışarıdaki
gaz bombalarının önüne atmaya çalışıyordu. Beş dakikadan uzunca bir zaman geçti
ve AVM bu tepkiler üzerine kapatılamadı. İnsanlar yavaş yavaş Güvenpark’a doğru
yönelmeye başladı. Ankara’da direniş 1 Haziran Cumartesi günü Kızılay AVM
tarafında böyle başladı.
Ankara’ın çocukları o gün hep birlikte AVM’nin içindeki
duvarlara vurduklarında, aslında kendilerini hapseden bu yeni tüketim düzeninin
duvarlarına vuruyorlardı sanki. Şehirdeki tüm yaşamsal alanlarını hapseden AVM,
şimdi fiziksel olarak onları barındırmak istemiyordu. AVM’in o yüksek duvarlarına
vurmak, içinden kurtulmak istedikleri yeni yaşam biçimine de tepkiydi adeta.
Çünkü gerçekte de olduğu gibi AVMler “işlerine gelmeyince” herkesi kapı dışarı
ederdi. O gün AVM’nin içindeki duvarlara vurmayla başlayan tepki, insanların
sıkıştırılmışlıklarından kurtulmak istediğinin ilginç bir şekilde vücut bulmuş metaforik
bir haliydi. Görünen o ki, duvarlara vurmaya başlayan çocuklar, artık sadece
içerideki duvarlarla yetinmeyecekler. Hayatlarımızdaki bize dayatılan yapay
duvarlar, çoktan sallanmaya başladı.
Tak!Tak!Tak!
Gizem GÜRER
11.08.2013
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

